06 Haziran, 2014

Tarihin bize bıraktıkları, Bizim Tarihten Hatırladıklarımız

Genelde insanları eleştirirken görürüz.
Özellikle biz Türklerde bu çok fazladır. Hatta bu eleştiri olayını reklamlara bile "taşımışızdır.
"Ağzı olan konuşuyo" reklamını hatırlayan el kaldırsın.
Camide hoca azgınca günahları anlatır, eşeltirir. Hepte birileri yapar bu günah olanları siz yapmayın der...
Tv de bir sürü bilen adam olur olmaz eleştirir. Hatta kendi aralarındaki tartişmalarda bi tek kendilerini dinlerler... Genelde yenen ve yenileni de olmaz bu programların...


Bugün hasbelkader Remains of D-Day diye bir haber okudum.
Şöylede bir fotoğraf vardı: 

Bunu görünce dolaylı olarak Çanakkale geldi aklıma... Bazen yazarım. İnanılmaz bir tarih saklıdır Çanakkale Destanında. Adı üzerinde DESTAN.

Gidip bakarız dolaşırız. Turistik gezi şeklinde gezeriz.
Bu arada Amerikalılar da D-Day çıkarmasında ölen dedeleri için ziyaret ederler bu sahilleri. Arayıp bakmaya uğraşmayın, Fransa'nın Normandiya bölgesinde Omaha sahili diye bilinen yerdir burası. 
Filimler çekerler, anma günleri düzenlerler. Tarihlerine çok sahip çıkarlar...
Gazileri için günleri vardır. Her bu özel günde tv ye çıkartır konuştururlar...

Peki bir soru. Madem blogumu okuyorsunuz. Kendime ve size bir çuvaldız batırayım:

Bizim Çanakkale Gazilerimizden sonuncusunun ne zaman vefat ettiğini, vefa duygumuzu, ne kadar ve ne zaman yayınlandığı konusunda bir araştırma yapın ve ağlayın...
Ben ağladım da ondan söylüyorum.

Yukarıdaki resimi gördüğümde gözlerim bir an buğulandı. 
Devamını okumadım. Kendi düşüncelerime daldım...

Amerikalılar kendi tarihlerine ve tarihi değerlerine çok düşkündür. 1700-1800 lerdeki tarihlerinde ki bir sürü objelerine değer katarlar, onlar için müzeler açarlar, ziyaret ederler, okuldaki çocukları buralara ziyaret ettirirler...

Biz ne yapıyoruz??? 1071 den beridir o kadar çok tarihi olay, eşya veya konu vardır ki hangisini kullanacağımızı bilmeden yok ediyoruz...

Alın örnek: Çanakkale savaşındaki top, tüfek, metal eşyaların nasıl eritilip, jilet vs yapıldığı...

Ya işte dostlar, her şeyi devletten beklememek lazım...

Lazım da kendi özel müzesini açmak isteyenlere bile çelme takmamak gerek...

Tarihimizi çarpıtmadan sunmak gerek...
TV de o kadar çok gerekli/gereksiz programla uyutuluyoruz ki yakında kendi tarih ve kültürümüzü unutacağız.

İngiltere'de çalışmaya gitmiş ve kesin dönüş yapmış bir arkadaş ile konuşurken bir daha fark ettim...
Konuşurken "neden döndün" diye sormuştum.
Cevap çok öğretici ve düşündürücü idi. 

"Abi bizim çocuklar, ulusal düşmanlarının Almanlar olduğunu sanmaya başladılar..." 

Tarih derslerinde 2. Dünya savaşı. Dolayısı ile Alman saldırı vs gibi şeyler anlatıldığı için Türk çocuklar doğal olarak ulusal düşman yerine konumlandırmış Almanları.

Arkadaşın şu eklemesi de ilginçti.
Çocuğu sormuş: Baba şimdi bir savaş olsa ben hangi tarafa kızacağım. Almanlara mı, Türklere mi???

Kısacası, insan doyduğu yerde de gönülden ve gözden ırak olma olgusu hep olacak...

Hemen bu durum hakkında yorum yapmayın...
Bizler çocuklarımıza Çanakkale hakkında ne öğretiyoruz.
Bu öğretimi sadece okula mı bırakıyoruz bir düşünelim ;)

Kalın sağlıcakla.

28 Mayıs, 2014

Şifreleme Yani Kriptografi


Hayat şifreli gerçeklerle dolu...

Gaza geldim yine bir yazı yazma  isteği doğdu içimde...

Şifreleme konusunda nereden geldi ise aklıma Philip Zimmermann geldi.
Kendileri PGP nin yaratıcısı olup, hemen hemen endüstri ve kişisel kullanımdaki en başarılı şifreleme algoritmalarını yazmış idi. Hatta 2000 yılında Türkiye'den çekemediğim için Amerika'daki arkadaştan istediğim bir programdı :)

Yıllar içinde abinin öyküsünü izledim, hükümet ile yıllarca davalık olduğunu, şifreleme algoritmasını yurtdışına verilmemesi yönünde davalarının görülmesi, yurtdışındaki arkadaşlarına nasıl gönderdiği gibi konuları ilginç idi.

Nasıl ki 1995-2000'li yıllarda "Büyük Birader" çoğu kişiyi izliyorsa, biz de 1997 de şirket "admin" in bizim mailleri izlamesine gıcık olup bir grup arkadaş tarafından kendi "public key" lerimizi oluşturup e-posta gönderdiğimiz zamanlardı...

Daha sonra Philip abi PGP yi sattı danışmanlığa geçti...
Eeee şirketler kendi bilgilerini saklamak istiyorlardı. Başkalarının eline geçmesini istemedikleri gibi ta 2. dünya savaşındaki ENIGMA makinesinden beridir. Şifre kırma için de dünyaları harcıyorlar... Bu Amerikalıların NSA sı da aslında 1940 sonrası yükselişe geçmiş durumda idi. Asıl ilginci Enigma'nın ilk patentinin 23 Şubat 1918 de alınmış olmasıydı...
Zaman içinde geliştirilen Enigma 2. Dünya savaşında Almanlar için büyük avantaj sağlamıştı... Kırılması için de yine bir selamlama kelimesi yetmişti... (her mühendislik harikasının mutlaka basit bir açığı vardır derler mühendisler :)) )

İşte bu zamandan sonra doğru kişilerin doğru mesajların okuması için ha bire şifreleme algoritmaları geliştirmeye çalışıldı... Hatta Dan Brown'un Dijital Kale'sini okuyanlar bu işin heyecanlı boyutunu da fark etmişlerdir.

Günümüzde de şifreleme teknikleri kim bilir ne durumda???
İşte PGP benim için bu nedenle anılarla dolu. O zamanlar 64 bit internet standardı vardı. Hatta 1996'lı yıllarda Garanti Bankası BROKAT güvenlik sistemin kullanırdı. Yine Alman yapımı bir şifreleme idi... Aslında TÜNELLEME demek daha mantıklı olacak. Güvenli bir tünelde bilgilerin gidip gelmesi internet'in şifreleme nimetlerindendi...
Askere giderken bi eleman 48 saat gibi bir zamanda kırmayı başarmıştı bilgilendirmeleri vardı. Günümüzde de kullanılan bu 128 bit kullanılması ise kırılmasının 1915 yılda falan kırılabileceği vs konuşmaları yapılırdı (yıl 2013) 

Zaman geçti, 64 ler oldu 72 ...80... 104... 128, Brokat battı, yerine yeni firmalar çıktı, ortalık şifreleme ve NSA skandalları ile doldu... 
Şirketler halen kendi sırlarını saklamak için çeşit çeşit yollar denemeye devam ediyor.

Kısacası hala gizlilik konusunda bir sürü çalışmalar yapılırken ülkemizde de anti-gizlilik kanunlarla korunmakta :)))  araştırın göreceksiniz. :)

Bununla birlikte özel hayatın gizliliği konusunda -gerçektende- gazetecilerimiz çok başarılı paparazzi kelimesini çıkaran biz Türkler olmadığımız gibi başarılı uygulamalara imza atan yine bizleriz.
Ünlü kişilerin ne halt yedikleri, neler yaptıkları, nerelere gittikleri vs vs vs özel hayatın rahatlığını hiçe sayarak açıkladıkları için çoook öndeler.
Arkasına sığındıkları ise; Topluma mal olmuş kişilerin yapılarını ifşaa etmek bir haber -miş-.
Yerim ben sizin haberinizi. Bırakın kardeşim rahat rahat dolaşıp gezsin insanlar...

Toparlarsak, gizleme ihtiyacı olan sırf ihtiyaçtan değil aslında. 
"Gıcıklık" tan. 
Birinin sizi dinlediğini/izlediğini/okuduğunu bilirseniz gıcıklık için gizlemeye başlarsınız :))))
Sanırım Zimmermann da bu nedenle başladı bu işe.
Nasıl ki Roma zamanında beridir bu şifreleme teknikleri var (bakınız sopa ve bez şifrelemesi) insanları birşeyleri birşeylerini gizleme isteği oldukça, gizleme ve kırma, siyahlarla-beyazlar, iyiler-kötüler, ying-yang gibi var olmaya devam edecek.
Kalın Sağlıcakla

Alkacılğas Nılak

28 Nisan, 2014

Hayat garip tesadüflerle dolu olmaya başladı benim için.
Neyin ne olduğunu mu anlamaya başladım yoksa farklı olaylar arasında ilişkisel/rastlantısal bağlar mı kurmaya başladım bilmem...

Son zamanlarda izlediğim Davinci Deamon's adlı dizi git gide ilginç olmaya başladı.
Leonardo Da Vinci. Hayranlık duyduğum nadir dahilerdendir. Yaşadığı yüzyıla göre inanılmaz icatlar yaptığı gibi Mona Lisa gibi halen hayranlık duyulan tablosunu da herkes bilir. 
Floransa için yaptıkları ise İtalya Şehir devletlerinin tarihinde hep anılan bir dahi...

Diziyi izlemeye başladığımdan beridir. Türkler de bu ilginç bağlantıların içinde. Matematiğin Araplar tarafından (özellikle kesirli sayıları: Kaldı ki enlem ve boylamlar açısından çok önemli: Bu da denizciliği ve keşifleri: bağlantılı olarak ta Piri Reis'ten Barbaros Hayrettin'e kadar geniş bir yelpazeyi gösteriyor) geliştirildiği ve bu yıllara kadar nasıl farklı farklı kanallardan geldiğini gösteriyor dizi...
Yüzyıllar öncesinin kardeşlik bağı ve bilgelik kitabı olan "Book of Leaves" Yapraklar Kitabı sanırım bilgeliği ve kişinin kendini bulması amacında olan bilgeliği anlatıyor...

Fark ettiğim tesadüflerden bir tanesi de...
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir......." deyişindeki derinlik ile yeni öğrendiğim:
"Kemal-i Mutlak, Cemal-i Mutlağa aşıkmış". Basit anlatımı ile Allah kendini görmek ve göstermek için kainatı yaratmış... Biraz araştırdığımda (google abi ye sordum) Tasavvufta önemli bir yeri varmış. Risale-i Nur da da sıklıkla bahsedildiğini gördüm...
Kelime anlamına bakarsak;
Kemal i Mutlak : Tek mükemmellik
Olduğunu görmekteyiz.
İlk tasavvuf düşünce ve bilgilerini (kulakları çınlasın) edebiyat öğretmenim Ahmet Hocam'dan öğrenmeye başlamıştım. Adam gibi adamdır Ahmet hocam. Türk olmakla öğünen ve Türk düşüncesini yayan dile hakim iyi bir edebiyatçıydı hocam. 
Tasavvuf düşüncesinde olanlara Mutasavvuf denildiğini Ahmet öğretmenimden öğrenmiştim. İlk Türk Mutasavvıf ın Ahmet Yesevi olduğunu görmekteyiz. 
Horasan Erenleri'nin Anadolu'ya gelmesi ile Anadolu Erenleri'nin yetiştiklerini görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da Mevlevilikten, Bektaşiliğe kadar uzanan geniş bir yelpazede bakmak gerek...
Anadolu Erenleri ve Tekke Edebiyatı denildiğinde akla ilk gelen Yunus Emre dir.
Bu sene ailece Afyon'a yaptığımız kısa gezi de Yunus Emre ve Tapduk Emre'nin türbelerini de ziyaret ettik...
Dedim ya, tesadüfleri yaşıyorum. Aklıma başka bir konu geliyor. Rahmetli Steve JOBS'un bir üniversite mezuniyet konuşmasında da dediği gibi, noktaları ileri doğru değil, geri doğru birleştirebilirsiniz. Bu da sizin geçtiğiniz noktaların birleştirilmesi ile olur. Yani bunun için ardımıza bıraktıklarımızdan da feyz almamız gerekiyor...
Şimdi anlıyorum Bilgi, öğrenmeyi ve öğrenme de sorgulamayı gerektirmekte... Bağnazca, körü körüne, bilmeden, öğrenmeden saplanmak yerine öğrenmeyi öğrenmenin peşinde olmamız gerektiğini yeni anladım. Oldu yaş 41 :)

Gelelim Kemal-i Mutlak Cemal-i Mutlak a aşıkmış... Allah, kendini görmek için kainatı yaratmıştır... Ne kadar derin ve ne kadar güzel bir söz.

Hani Allah'ın 99 ismi vardır ya. Aslında baktığınızda bunlar birer sıfattırlar ve bu sıfatlardan biri, birkaçı veya daha fazlası insanlarda vardır... Bu sıfatların 99 u da Allah'ta olduğu için bizler o mertebede değilizdir. 
İşte tasavvuf ta nasıl ki insan kendini görmek için aynaya bakarsa, Allah ta kendini görmek için kainatı ve insanı yarattı der. Bundan dolayıdır ki insan Allah'ın bir, birkaç tane parçasını taşır... 
Allah'ın 99 isminden bazılarını hatırlayın...
Rahman, Rahim, Adil, Alim, Azim, Aziz, Cabbar, Celil, Fettah, Hakim, Halim, Kadir, Kerim.....   diye liste uzar gider. Fark etti iseniz bunları aslında isim olarak çevremizdeki kişilerde de görmekteyiz...
Tasaffuv, insanların Allah'ın bir parçasını taşıdığına inanır...

Bu tasavvuf düşüncesi Avrupa'nın karanlık dönemlerinde Anadolu'da olduğu için aslında Avrupa'dan daha medeni olarak yaşamışız. Ne zaman ki bilim ve yeniliği geri çevirmeye başlamışız, işte o zaman Avrupa dediğimiz eski kıta bizi geçmiş, hatta matematik ve bilim gibi konuları bizlerden aldığını bile gizleyip kendilerine maletmişler... Kısacası aslında bizim elimizdeki değerleri koruyup yaymadığımız ve daha da geliştirmediğimiz için duraklama dönemi aslında Osmanlı İmparatorluğu'nun sonu olmuş ve küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuş... 

Aslında şimdi şimdi daha net görmeye başladım Atatürk'ün artık eski etkisi kalmayan Tekke ve Zaviyeleri neden kapattığını.

Okumanız, 
öğrenmeniz, sorgulamanız, 
yargılamanız için değil: nedenini öğrenmeniz için "NEDEN" demeniz dileklerimle...

Armut piş:
http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=73736
http://tr.wikipedia.org/wiki/Allah'%C4%B1n_99_ismi

18 Şubat, 2014

Çanakkale...

Nedense bugün yine hüzünlenme zamanı...

Dikkat ettim son zamanlarda ne zaman yazsam neşeli şen şakrak olmamış.
Bu akşam ki de daha da başka.
Aslında yeni keşfettiğim bir grup video beni bu hale getirdi...
İzleyin. Sonra okursunuz.



Yıl 2002, çalışmıyorum o yaz.
Para var (tazminatı almışım), valideden de arabayı aldım (98 Doğan), Bonus Kart'ta da puanlar  birikmiş. (benzin için lazım) 
Çıktım yola. Doğru Gelibolu. Yiyecek içecek doldurdum arabanın bagajına. Ayağımda botlar, kısa yürüyüş pantolonum, safari gömlek, başımda şapka, sırtımda çanta. Yürü oğlum Hakan git dedelerinin mekanına dedim. Aylardan Ağustos.
Muhteşem üç gün geçirdim. 
Yürürken anam ağladı, hemen hemen uğramadığım şehitlik kalmadı. 10 kişi şehit olmuş. Mezarlarını oraya kazmışlar. İsimlerini yazmışlar, Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

57. Alay Şehitliği, Bu kadar ağladığımı anımsamıyorum. 
Gezerken birkaç Anzak torunu grubu ile karşılaştım. İnanılmaz saygılılar, sessiz huşu içinde onlarda dedelerine gelmiş. Rehberleri eşliğinde geziniyorlar... Bir ara kulak misafiri oldum. Mutafa Kemal'den bahsediyordu. Arıburnu'nu anlatıp, Yalnız Çam  (Lone Pine) den bahsederlerken o kadar sessizdiler ki anlatamam. 
Birazdan bizim Türk Grubu geldi. Ümraniye Belediyesi yanlış hatırlamıyorsam.  Bizim Türk rehber anlattı... Yalnız ağaç vs vs. Bir tek kelimesinde Mustafa Kemal'in geçmeyişi çok şaşırtıcı idi. İçime oturdu. Her ne olursa olsun. Tarih kendine göre yorumlanamayacağı gibi, eksik te anlatılmamalı. 
Aynı testideki küçük bir çatlağın nasıl ki tüm testideki suyun dökülmesine sebep olacağı gibi veya araba camındaki küçük bir çatlağın nasıl ki tüm camı boydan boya kıracağı gibi, bu olay da Çanakkale savaşlarının önemli bir noktasıdır... 
http://www.anzacsite.gov.au/2visiting/tr/trtouranzac4.html adresinde, -ki Avusturya devlet sitesidir- ne kadar kanlı geçtiği anlatılır. 
Bizim rehberin anlatmaması inanılmaz bir durum... Günahı da sevabı da anlatanın başına diyelim detaya girmeyelim.

Yalnız beni en zorlayan kısım o Ağustos güneşinde Arı Burnuna yaptığım yürüyüştü. Sahilden Arı Burnu istikametine yürümeye başladım. Bırakın savaş ortamını, o sıcakta yürümek bile cehennem azabı. Yukarı çıkana kadar 1,5 lt bir su bitiriyor insan. Anzaklar da çetin koşullarda savaşmışlar. İnsan bir zaman sonra her iki tarafa da çok daha fazla saygı duymaya başlıyor...

Daha sonrasında karşı tarafa geçtim. Çanakkale Boğazının diğer yakasına geçtim. Yine şehitlikleri dolaştım. Tabyaları, siperleri, şehitlikleri... Dikkatimi çeken ise, buradaki yabancı şehitliklerin çok bakımlı olmalarıydı. İşte o zaman daha da fazla anlıyor insan... 

Her bilinçli Türk Gencinin gezip görmesi ve zaman geçirmesi gereken bir yerdir Çanakkale Savaşlarının olduğu yer...  

İşte yukarıdaki video beni o zamanlara götürdü...

Bugün kızım istiyor Çanakkale ve Anıtkabire gitmeyi. 
Kısmetse bu nisanda Ankara'ya, önümüzdeki yıl da Çanakkale'ye götüreceğim. 

İnşallah sizlerde bir gün çocuklarınızı götürürsünüz.
Gözümdeki yaşları silerken hepinize mutlu günler dilerim.
Allahasmarladık

Sevgi ve Saygılarımla.
Hakan

Bakmanızı tavsiye ettiğim siteler:
http://www.ataturk.net/imp/canakkale.html
http://www.gallipolidigger.com/
http://www.anzacsite.gov.au/2visiting/tr/trwalk_intro.html
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Sava%C5%9F%C4%B1

Modern Zamanın Anlatıcılarından Sunay Akın'in anlatımı ile Çanakkale:
Ertuğrul Uçağı ve Nusrat Mayın Gemisi'nin hikayesi:
Savaş Hikayeleri 2:




31 Aralık, 2013

Bugün Yılbaşı...

Neşeli bir şeyler paylaşmak adettendir...
Yalnız bu akşam aldığım bir haber beni hüzünlendirdi.
Aslına bakarsanız üzülemedim. Hüzünlendim.

18:41 de önce müşterim sonra ablam olan Mihri Hanım'dan bir SMS aldım.
Amcası vefat etmiş...

"Amca"yı hep anlatılanlarla tanıdım. Aramızda duygusal bir bağ oluştu diyebilirim.
Benim gördüğüm, işittiğim, anlatılan gerçekten nev-i şahsına münhasır bir kişilik...
Amca iyi eğitimli, kendini eğitmiş, sanatçı bir kişilik. Resmi yapıyor, fotoğraf çekiyor, insanları ve doğayı seviyor.
Fransızcası sular gibi, eğitimci, resim yapıyor, marangozluğa düşkün. Kısacası üreten bir insan.
En önemlisi Mihri Hn ve Ağabeyinin eğitiminde önemli bir rol oynamış.
Eski Maltepe'li...
Ne yazık ki Alzaymır denilen illet bir hastalıkla boğuşmakta...

En son, geçen ayın 26 sında gördüm kendisini. Bir operasyon için hastaneye götürmüşlerdi...
Yüzüne baktığımda nur yüzlü bir insan dersiniz ya öyleydi amcanın cemali...
Ne yazık ki kendinde değildi... Öylece yatıyordu yatağında.
İşte o an "Allahım ne illet bir hastalık, insanın anılarını, hatırlarını, tanıdıklarını alıyor, hatırlatmıyor nasıl bir hatalıktır bu" diye içimden geçirdim...

Sonrasında da malum "Benim Dünyam" filmini izledim...
Filmde resmen salya sümük ağladım.
İnsan kendine konduramıyor, empati yapmak istiyor yapmıyor... Sıkıntı işte...

İşte dostlar bugün hüzünlü bir gün birazda.
Sevinemiyor insan, üzülemiyor da. Kurtuldu diyerek avutmaya çalışıyor, avutulamıyor da.
Birkaç gün önce başka bir arkadaşım annesini kaybetti, Onda da alzaymır vardı. Bir anlatışı var ki, akıllara zarar, zon altı yılında oğlunu anımsamıyor bir tek ablayı anımsıyor muş...

Hiç çok tanımadığınız bir kez gördüğünüz kişi hakkında üzüldünüz mü?
Başınıza geldiğinde anlıyorsunuz.
Sonrasında da malum soru. Ya beni başıma da gelirse?
O an içimde Allahım bu başıma gelirse bekletme beni hemen al canımı diyor insan.
Öyle ya kor düştüğü yeri yakıyor.
Evlerden uzak diyemiyorsun. Kimin, ne zaman, nerede, nasıl başına geleceği kader kısmet...

Kısacası hoş olmayan, hiç te hoş olmayan, kimsenin kendine veya çevresine konduramadığı bir durum bu...

Allah sonumuzu hayır etsin...

Kalın SAĞLICAKLA.

01 Aralık, 2013

Benim Dünyam

Bu akşam Seçil ile Benim Dünyam filmine geldik. 
Öncelikle Beren Saat ve Uğur Yücel'i tebrik etmek gerek. Son yıllardaki en iyi Türk Filmini çekmişler. Hem konu hem oyunculuk çok iyi. Zaman zaman göz yaşlarımı tutamadım. Göz yaşlarım süzülürken duygu yükünü attığımı hissetmek te ayrı bir keyifti. 
Hem ağlamak hem keyif. Nasıl bir ortaya karışık diye düşünmeden edemedim. 
Öncelikle insan başarılardan nasıl gurur duyuyor ise, gösterilen çabadan o derece gurur duyup seviniyor. Sanırım hem sevinç hem gurur hem de duygu yüklemesi ağlamama sebep oldu. 
Gören olması umurumda değil. Sonuçta ağlamakta gülmek kadar ihtiyaç. 

03 Kasım, 2013

Beklenen soru geldi...

:) Aslında bu soru ile karşılaşacağım günün bir gün geleceğini biliyorum...

Kendimi hazırlamıştım. Ortalama bir cevap verecektim... 
Ne kadar tatbikat yaparsan yap, alıştırma ve fikir ortaya atarsan at, iş o anda başına gelince bir saniye duralıyorsun...

Duru'dan da malum soru geldi. 
Duru: "Bebekler nasıl olur? Hamile olunca mı bebek oluyor?"
Ben: Evet kızım, hamile olunca bebek oluyor.  (tabi Seçil bu konuda akıllı, ilk soru dalgası ona gelmiş. O da kıvrak bir zeka ile "bunu babana sormalısın" diyerek pası bana atmış :)

İnternet'teki uzan abla ve abiler çocuklarda cinsiyet ile ilgili soruların 3-6 yaş arasında gelmeye başladığını yazmış. Bizde de 6 yaşında geldi. 
Doğal gelişme süreci içinde bu soru tabi ki "Leylekler seni getirdi" ile açıklanmayacak...

Gelelim cevabımıza. 
Anne ve baba birbirini sevmişler evlenmişler. Babadan bir parça aldık, annedeki parça ile birleştirdik ve çok güzel bir şekilde yaşayacağı, annenin karnına koyduk.
Bu parçalar zamanla gelişti ve seni oluşturdu.
Cevabını verdim. Neden annemin karnına sorusu geldi. 
-Çünkü, annenin bebeği taşıyabileceği en rahat yer anne karnı.
-Hıııımmmm  diyerek anladığını belirtti...

Bakalım, verdiğim cevap anlaşılır oldu mu? Veya ne kadar soru gelecek önümüzdeki günlerde anlayacağız...