Babamın vefatı nedeni ile 23 Nisan haftası yaptığımız Amasra-Bartın-Safranbolu gesisini yayınlayamadım.
En kısa sürede yazacağım.
Bartın da yediğimiz o muhteşem balıkları, o müthiş salatayı anlatamazsam ne tadı kalır gezinin.
En kısa zamanda görüşmek dilekleri ile...
Hakan Baba
Neden Dünlük? Hani eskiden günlük tutulurdu ya, hiç beceremedim aynı anda yazmayı, an geçtikten sonra da dün oldu... Geçmiş zamanı ve fikirleri yazmak ta dünü paylaşmak oldu hep... Bende Dünlük adını verdim yazılarıma. Geleceği şekillendirmek için "dün"deki noktaları birleştirmek ve bir şekil çıkarmak için... Gelecek için.
12 Mayıs, 2008
05 Mayıs, 2008
Gelincikler
5 Mayıs 2008 Pazartesi.
Bugün sabahtan babamın öldüğünü öğrendim...
Pek te olumlu olmayan bir durum...
Metanetli olmak lazım, kendini bırakmamak lazım, yardımcı olmak lazım vs vs vs.
Sabahtan Edirneye yola çıktım. Yolda tek hatırladığım kırmızı gelinciklerdi
Ölüm olan evde, hava nasıl olur ise Edirne'deki evde de hava öyleydi.
Baba sülalesi biraz karışıktır, benzetmek gerekirse aynı "DALLAS" gibidir.
Bazen üzülürüm bu durumda olmalarına, bazen de kişilerin bu durumu kendilerinin yarattığını düşünürüm.
Genellikle de iyi ki uzaktayım, iyiki içlerinde değilim ve iyiki ayrı büyüdüm derim.
Babamın lakabını "Dallas"ı biliyorsanız tahmin edersiniz!!!!!
Küçüklüğümün tek kanallı tv sinin unutulmaz dizisi.... küçük olduğum için hayal meyal hatırlıyorum.
Tek hatırladığımda güzel bir kız vardı; adı Lucy idi sanırım bir onu, bir de "Ceyar" ı hatırlıyorum...
Babamın diğer adı: "Ceyar"dı. Kardeşlerine ve çevreye bol bol kazık attığı için bu ad takılmıştı diye anlatmıştı amcam... Şöyle bir düşünüyorum da JR aslında iyi bir benzetme...
Başlık ile çok ayrı şeyler bunlar...
İstanbuldan Edirneye giderken 2 damla yaş döktüm hepsi bu.
Daha fazlası süzülmedi gözümden, kendi kendime birkaç laf ettikten sonra, gözüm yok kenarındaki gelinciklere takıldı...
Gelincikleri severim. Çocukluğumun geçtiği yerleri hatırlatır bana.
Benim büyüdüğüm yerlerde apartıman çocukları değildik. İlk baharda ağaç tepelerinden inmez, boş olduğumuz zamanlarda da standard çocukluklar yapardık.
Uçurtma ve tabancaları çok severdim.
Bir de bisiklet benim için vaz geçilmezdi.
Pinokyo... Benim ve mahalledeki diğer arkadaşlar için bisiklet, kovboy için at ne ise oydu. Tabi bir de sapan. Pekçok sapanım olduğu halde hiç bir kuşa taş atmadım... Belki güven belki hava atmak içindi sapan...
Bir de gelincikler. İlk bahar ile yazın geldiğini gösterirlerdi. Bol bol toplardık, doğruca eve.
Gelincik nazik bir çiçekti, yerinden koparırsanız hemen solmaya, o güzel güzelim kırmızı yaprakları bozulmaya başlardı. En çok sevdiğim ise gelincik şurubu idi.
Topladığım gelincikleri anneme götürürdüm. O da kırmızı yapraklarını bir sürahi içine koyar akşamdan sabaha bekletirdi. Sabah koşa koşa sürahiye bakar kırmızı suyu içmek isterdim.
İçine azıcık ta şeker atarsanız çok güzel bir şurup olur gelincik şurubu...
Aklıma bunlar geldi İstanbul-Edirne yolu arasında, ben mi arabayı sürdüm "amigdala"m mı bilmiyorum.
Gelincikleri görünce bunlar geldi aklıma.
O akşam üzeri, ertesi sabah ve geri dönüş yolu.
Hep gelincikler ile yol aldım o iki gün...
İnsan babasını kaybedince boşluğa düşermiş diye anlatırlardı.
Danışacak, sorunlarını açacak, bir bilen birini aradıklarında bulamazlarmış babalarını...
Benim bunlar yok tu ki boşluğa düşeyim.
Hayatım boyu biraz yalnız oldum. Kendi kendime yetmeye çalıştım.
Okumaya tek başıma gittim, inatla üniversite ilk dönemi sonuna kadar gelmedim Türkiyeye.
Hep söz verdim, ben çocuğumun yanında olacağım, iyi bir baba, iyi bir ev erkeği, iyi bir eş olacağım. Babamın yanımda olmadığı zamanları ben çocuğuma yaşatmayacağım. Hep yanında olmasam da aklımda karım ve çocuğum ile olacağım.
Allah bunları yapmama yardımcı olsun başka isteğim yok...
Gelinciklere de baktığımda güzel şeyler hatırlamak, babamdan da bir kaç küçük hatıra hatırlamak istedim...
Bir düşündüm o güzel hatıraları da göremedim...
Dedim ya onlar Dallas'ı yaşamak ile meşgul iken, ben hayatın daha uzak bir yerinde, çocukluk arkadaşlarım ile yaşadım, bizim oralar (Uzunköprü) ufaktır. Arkadaşlıklar yakındır. Pekçok şeyi paylaşırsınız, hayatınızın pekçok zamanı arkadaşlarınız ile geçer...
Allaha şükür, babam bana 67 Km veya 1 saat uzaklıkta idi. Ama öyle uzaktı ki yakınlaşamadık. Senede iki defa gördüm desem abatmamış olurum sanırım...
Babalık zor sanatmış baba...
Kolay değilmiş.
Ben bunu kolaylaştıracağım.
Çocuğumun eşimin yanında olacağım.
Çocuğumun aklında güzel hatıralar ile kalacağım.
Para, pul, iş, kalıcı olmadığını öğrendim. Onlarsız olmuyor, onlarlada olmuyor. Bu dengeyi kurmayı başaracağım. Yoksa dünyaya kazık çakmaya, heykelimin dikilmesine niyetim yok...
Bu yazı 12.05.2008 tarihinde 18:42 de yazılmıştır.
Bugün sabahtan babamın öldüğünü öğrendim...
Pek te olumlu olmayan bir durum...
Metanetli olmak lazım, kendini bırakmamak lazım, yardımcı olmak lazım vs vs vs.
Sabahtan Edirneye yola çıktım. Yolda tek hatırladığım kırmızı gelinciklerdi
Ölüm olan evde, hava nasıl olur ise Edirne'deki evde de hava öyleydi.
Baba sülalesi biraz karışıktır, benzetmek gerekirse aynı "DALLAS" gibidir.
Bazen üzülürüm bu durumda olmalarına, bazen de kişilerin bu durumu kendilerinin yarattığını düşünürüm.
Genellikle de iyi ki uzaktayım, iyiki içlerinde değilim ve iyiki ayrı büyüdüm derim.
Babamın lakabını "Dallas"ı biliyorsanız tahmin edersiniz!!!!!
Küçüklüğümün tek kanallı tv sinin unutulmaz dizisi.... küçük olduğum için hayal meyal hatırlıyorum.
Tek hatırladığımda güzel bir kız vardı; adı Lucy idi sanırım bir onu, bir de "Ceyar" ı hatırlıyorum...
Babamın diğer adı: "Ceyar"dı. Kardeşlerine ve çevreye bol bol kazık attığı için bu ad takılmıştı diye anlatmıştı amcam... Şöyle bir düşünüyorum da JR aslında iyi bir benzetme...
Başlık ile çok ayrı şeyler bunlar...
İstanbuldan Edirneye giderken 2 damla yaş döktüm hepsi bu.
Daha fazlası süzülmedi gözümden, kendi kendime birkaç laf ettikten sonra, gözüm yok kenarındaki gelinciklere takıldı...
Gelincikleri severim. Çocukluğumun geçtiği yerleri hatırlatır bana.
Benim büyüdüğüm yerlerde apartıman çocukları değildik. İlk baharda ağaç tepelerinden inmez, boş olduğumuz zamanlarda da standard çocukluklar yapardık.
Uçurtma ve tabancaları çok severdim.
Bir de bisiklet benim için vaz geçilmezdi.
Pinokyo... Benim ve mahalledeki diğer arkadaşlar için bisiklet, kovboy için at ne ise oydu. Tabi bir de sapan. Pekçok sapanım olduğu halde hiç bir kuşa taş atmadım... Belki güven belki hava atmak içindi sapan...
Bir de gelincikler. İlk bahar ile yazın geldiğini gösterirlerdi. Bol bol toplardık, doğruca eve.
Gelincik nazik bir çiçekti, yerinden koparırsanız hemen solmaya, o güzel güzelim kırmızı yaprakları bozulmaya başlardı. En çok sevdiğim ise gelincik şurubu idi.
Topladığım gelincikleri anneme götürürdüm. O da kırmızı yapraklarını bir sürahi içine koyar akşamdan sabaha bekletirdi. Sabah koşa koşa sürahiye bakar kırmızı suyu içmek isterdim.
İçine azıcık ta şeker atarsanız çok güzel bir şurup olur gelincik şurubu...
Aklıma bunlar geldi İstanbul-Edirne yolu arasında, ben mi arabayı sürdüm "amigdala"m mı bilmiyorum.
Gelincikleri görünce bunlar geldi aklıma.
O akşam üzeri, ertesi sabah ve geri dönüş yolu.
Hep gelincikler ile yol aldım o iki gün...
İnsan babasını kaybedince boşluğa düşermiş diye anlatırlardı.
Danışacak, sorunlarını açacak, bir bilen birini aradıklarında bulamazlarmış babalarını...
Benim bunlar yok tu ki boşluğa düşeyim.
Hayatım boyu biraz yalnız oldum. Kendi kendime yetmeye çalıştım.
Okumaya tek başıma gittim, inatla üniversite ilk dönemi sonuna kadar gelmedim Türkiyeye.
Hep söz verdim, ben çocuğumun yanında olacağım, iyi bir baba, iyi bir ev erkeği, iyi bir eş olacağım. Babamın yanımda olmadığı zamanları ben çocuğuma yaşatmayacağım. Hep yanında olmasam da aklımda karım ve çocuğum ile olacağım.
Allah bunları yapmama yardımcı olsun başka isteğim yok...
Gelinciklere de baktığımda güzel şeyler hatırlamak, babamdan da bir kaç küçük hatıra hatırlamak istedim...
Bir düşündüm o güzel hatıraları da göremedim...
Dedim ya onlar Dallas'ı yaşamak ile meşgul iken, ben hayatın daha uzak bir yerinde, çocukluk arkadaşlarım ile yaşadım, bizim oralar (Uzunköprü) ufaktır. Arkadaşlıklar yakındır. Pekçok şeyi paylaşırsınız, hayatınızın pekçok zamanı arkadaşlarınız ile geçer...
Allaha şükür, babam bana 67 Km veya 1 saat uzaklıkta idi. Ama öyle uzaktı ki yakınlaşamadık. Senede iki defa gördüm desem abatmamış olurum sanırım...
Babalık zor sanatmış baba...
Kolay değilmiş.
Ben bunu kolaylaştıracağım.
Çocuğumun eşimin yanında olacağım.
Çocuğumun aklında güzel hatıralar ile kalacağım.
Para, pul, iş, kalıcı olmadığını öğrendim. Onlarsız olmuyor, onlarlada olmuyor. Bu dengeyi kurmayı başaracağım. Yoksa dünyaya kazık çakmaya, heykelimin dikilmesine niyetim yok...
Bu yazı 12.05.2008 tarihinde 18:42 de yazılmıştır.
23 Nisan, 2008
23 Nisan Haftasında İstanbul'dan Amasra'ya kadar uzanan bir gezi yaptık.
Duru, Seçil ve ben ilk defa bukadar uzun bir yola çıktık.
Gezide yaptıklarımızı resim ve görüntülerle burada yayınlayacağım.
Özellikle Bartın'da ki balıkçıda yediğimiz balıkları unutamadım.
İnanılmaz güzel şekilde pişirilmiş birbirinden güzel sofraları sizler için fotoğrafladım.
Yakında görüşmek üzere
Duru, Seçil ve ben ilk defa bukadar uzun bir yola çıktık.
Gezide yaptıklarımızı resim ve görüntülerle burada yayınlayacağım.
Özellikle Bartın'da ki balıkçıda yediğimiz balıkları unutamadım.
İnanılmaz güzel şekilde pişirilmiş birbirinden güzel sofraları sizler için fotoğrafladım.
Yakında görüşmek üzere
25 Mart, 2008
Bilinçaltı "Subliminal" Mesajlar
Subliminal mesajlar, yani bilinçaltına yönelik mesajlar.
İnsanlık tarihinde bilim hep vardı. Tekerleğin icadından, savaş
makinelerine, tıptan, ilerlemeye kadar insanlar bilim ile farklı yerlere geldi.
Zaten o yüzden yönetirken sevgiyi veya korkuyu kullanmıyormuyuz?
(bu da başka bir yazı
konusu aslında)
İnsan kolayı tercih etmeye meyillidir. Sevgi ile yöneteceğine,
kolayı seçip korku ile yönetmeyi seçmez mi?
Çocuğumuz yemek mi yemedi? Hemen sesini yükselt, ders mi
çalışmadı babana söyleyeceğim tehdidi savur, istediğini yapmadı mı?
Oyuncaklarını alacağını söyle…
Aynılarını iş hayatında yapmııyor muyuz? Kesinlikle evet, en
basit korku algılamamız işimizi kaybetmek. Araştırmacı abiler araştırmışlar ya.
Bir erkeğin hayatındaki en büyük stres nedenleri;
1. çocuğunu kaybetmek
2. işini kaybetmek, dolayısı ile para kaybetmek.
3. eşini veya başka yakınlarını kaybetmekmiş.
Bu araştırmayı duyduğumda düşünmüşümdür. Eş neden paradan sonra
gelir?
Aslında para kazanmaya o kadar
odaklanmışız ki, o olmadan hayatımız tamamen bitermiş gibi geliyor
sanırım.
2002 yılıydı, spor salonunda yaşlı başlı bir amca ile tanıştım,
hiç aksatmadan her sabah spora geliyor. Çalışmasını yapıyor gidiyordu.
Bir gün çalışma sonrası lafladık. “hep derler ya” dedi, “insan
para kazanacağım diye sağlığını kaybeder, daha sonra kazandığı paralar ile
kaybettiği sağlığını kazanmaya çalışır”. İşte o an anladım amcanın eski
sağlığını kazanmaya çalıştığını, bu tür durumlar bilinçaltımızdaki ata sözü
veya olayları tetikler ya. O an bir daha anladım zamanın ne kadar değerli
olduğunu. Bir daha anımsadı o müthiş atasözünü: demir tava gelir kömür biter,
akıl başa gelir ömür biter.
30’lu yaşlara merdiven dayadım. 3 lü rakamlı yaşkar insan
hayatında dönüm noktası demek onu fark etmeye başladım. Dolayısı ile kuşaklar
ve kuşak farklılıkları reklamcı, satıcı ve pazarlamacıların en çok
kullandıkları ve araştırdıkları konuların başında geliyor. Bizler X kuşağının
sonlarında dünyaya geldik. Zaman Y kuşağının olacak. İşte subliminal mesajlar
da bu noktada devreye girmeye başlıyor. Reklamcılar şimdiden bu kuşağa
bombardımana başladı bile. Bizim zamanımızda BONİBON vardı. Halen şarkısını
hatırlarım. Demek ki şimdiye göre bizim kuşakta daha azmış bu bombardıman.
Acaba öyle mi? J
Bilinçaltı mesajları (subliminal mesajları) denilince konu
derinleşmeye başlıyor.
Aslında Amerkika bunu biraz geç farketmiş. 1960 yıllarda çok ön
plana çıkmış. Almanlarda ise 1940 lı yıllarda Hitler’in Propoganda bakanlığı
bile var. Adam bunun önemini o kadar önce fark etmiş ki Nazi Partisi bu yolla
koca Almanyayı olduğu kadar dünyayı etkilemiş. (Kalaşnikof tüfeklerinin
atasının –esinlenildiğinin- MP43 olduğu düşünülürse J) Bir belgesel
kanalında II. Dünya savaşı ile ilgili bir seri belgesel izledim. Özellikle SS
askerlerinin yetiştirilmesi, propoganda filmler vs gibi materyallere bakarsak
Almanlar bu “subliminal” mesaj işini iyi abartmışlar.
Öyle ki SS aslerleri hem Siyah Üniformaları hem de hançerleri
ile kendi ulusları içinde bile bir korku imparatorluğu kurmuşlar.
Altyapı hazırlıkları film, fotoğraflar ve kendilerini üstün
görmeleri konusunda öyle abartılmış ki, gözlerini kırpmadan bile bile ölüme
gidebilecek hale gelmişler. Onurum cesaretimdir mottoları ise halen düşündürücü…
Bugün bile tam bilinemeyen eğitim detayları var. Belgeselde gösterilen
filmlerin içinde bol bol subliminal etkiler
göze çarpıyor. Meşalelerle yürüyen son derece disiplinli genç askerler, sadece
savaş konusunda değil etkileme konusunda da eğitilmişler.
Subliminal mesajlar konusu yoğun olarak II. Dünya Savaşı sırasında
kullanılmış gibi görünmekte.
Bunun dışında neler var?
Yoğun olarak satışta J
Satışın doğası gereği reklamlar, reklamlarda da 25. kare hep
karşımıza çıkıyor anlaşılan.
Bir de Amerikalıların bir lafı var “Sex Sells”: Seks Satar.
Aslında bu bilinçaltı mesajları son zamanlarda genelde seks içerikli
göze batan şeylerde görmeye başlıyoruz. Veya gözümüze sokuyorlar. Hatta çizgi
filmlerden sigara paketi üzerindeki deve figürüne kadar giden pekçok konu var.
Bu 25. kare konusunu daha sonraları bakmakta fayda var.
Tabi bir de rekler var hayatımızda etki eden.
Albert Einstein in siyah boyalı bir odada çalışması, sadece tek
tip siyah elbise giymesi çok ilgimi çekmiştir.
Amerikan polislerinin siyah giymesi, devlet adamı ve
politikacıların koyu renkleri tercih ederken genelde beyaz gömlek giymesi.
(Tayyip Erdoğan’ın takım elbiselerine dikkat edin. Cem Uzan’ın siyasi konuşmalarına
dikkat edin, hep beyaz gömlek vardı. İçinde fanila-atlet olmayan, kravatsız,
bileklerini açıkta bırakan beyaz gömlek. Bir de ver coşkuyu 10. Yıl Marşı…) Cem
Uzan’a ak pak bir yapı sağlamadı değil…
Benzer renk kullanımları TV lerde de görünmekte. Yurt dışı
kaynaklı belgesel ve sunumlarda, genelde tek kişi ile röportaj yapılıyorsa
siyah fon heme gözüme çarpıyor.
Tv de karşımızda eğer bir kişi varsa, fikirleri alınırken siyah
bir fonda kişi ile görüşmeler yapılması, izleyenleri konuya ve kişiye
odaklamakta.
Bizim Türk Tv lerinde ise esas kişi konuşurken, arka fonda renk
cümbüşünü düşündüğünüzde konudan neden bu kadar kısa zamanda uzaklaşıldığını
anlıyormusunuz şimdi? J
Not: şimdi merak ediyorsunuzdur bu yazı neden mavi renk?
(R-G-B=0-0-128) J hadi bir araştırın
bakalım. Neden siyah yerine, mavi renk yazı?
17 Şubat, 2008
Susesi Otelin adı Neden SUSESİ?
17 Şubat 2008 pazar sabahı 8'e çeyrek kala kalktım.
Bir önceki geceden yorgun olmama rağmen güzel bir sabahtı.
8:45 civarlarında otelin havuzuna indim.
Topu topu 2 kişi vardı...
Yarım saat havuzda yüzdükten sonra, doğru saunaya gittim.
Zaten tek başımayım içerisi 87 dereceye attım havluyu uzandım.
İnanılmaz bir rahatlama, saunada tekbaşıma 15 dakika geçirdikten sonra şok duşu (orijinal adı nedir bilmiyorum ama bu adı ben taktım şimdi) girdim.
Allahım olmaz böyle bir duygu, 30 saniye zor dayandım. Zamanı saymak ta zor. 1 deyip bir vuruşu bir ayak vuruşu, ardından 2 el ayak derken 30 da tüm soğuk suyu kapadım. Dışarı çıktığımda ise halen sıcak sıcak terliyordum.
İki bardak ılık su içtikten sonra da 15 dakika buhar banyosu...
Çoktandır bu kadar terlememiştim.
Amaaaa sonrasındaki keyif herşeyi tamamladı. Doğru hamama.
Ortalık bomboş tek ben varım. Sessizliği tarif edemem. Tek ses 2-3 saniyede bir damlayan bir damla suyun sesi ve akisleri. Çoktandır bu kadar huzur duyduğumu hatırlamıyorum...
Demek ki ara sıra insanın böyle tek başına kalması gerekiyormuş...
O an aklıma geldi, gerçekten 'Susesi Otel' ne demekmiş anladım...
Yıkanıp paklanıp giyindikten sonra kahvaltı için aşağı inmem 11 oldu.
Tabi kahvaltı bittiği için, bir tek garsonlar vardı.
Otelin çalışanları konuksever insanlar, sorumlusu sağolsunlar bir tabak, talaş böreği, su böreği, açma, ıspanaklı börek verdiler, bir de ılık bir bardak çay ile onları bitirmişim ki keyfimi, kelimelerle anlatmama imkan yok...
Böyle biryere ara sıra kaçmak gerek sanıyorum.
Hakan ŞENGÜL.
17 Şubat 2008
Susesi Otel Hayal Kafe...
Bir önceki geceden yorgun olmama rağmen güzel bir sabahtı.
8:45 civarlarında otelin havuzuna indim.
Topu topu 2 kişi vardı...
Yarım saat havuzda yüzdükten sonra, doğru saunaya gittim.
Zaten tek başımayım içerisi 87 dereceye attım havluyu uzandım.
İnanılmaz bir rahatlama, saunada tekbaşıma 15 dakika geçirdikten sonra şok duşu (orijinal adı nedir bilmiyorum ama bu adı ben taktım şimdi) girdim.
Allahım olmaz böyle bir duygu, 30 saniye zor dayandım. Zamanı saymak ta zor. 1 deyip bir vuruşu bir ayak vuruşu, ardından 2 el ayak derken 30 da tüm soğuk suyu kapadım. Dışarı çıktığımda ise halen sıcak sıcak terliyordum.
İki bardak ılık su içtikten sonra da 15 dakika buhar banyosu...
Çoktandır bu kadar terlememiştim.
Amaaaa sonrasındaki keyif herşeyi tamamladı. Doğru hamama.
Ortalık bomboş tek ben varım. Sessizliği tarif edemem. Tek ses 2-3 saniyede bir damlayan bir damla suyun sesi ve akisleri. Çoktandır bu kadar huzur duyduğumu hatırlamıyorum...
Demek ki ara sıra insanın böyle tek başına kalması gerekiyormuş...
O an aklıma geldi, gerçekten 'Susesi Otel' ne demekmiş anladım...
Yıkanıp paklanıp giyindikten sonra kahvaltı için aşağı inmem 11 oldu.
Tabi kahvaltı bittiği için, bir tek garsonlar vardı.
Otelin çalışanları konuksever insanlar, sorumlusu sağolsunlar bir tabak, talaş böreği, su böreği, açma, ıspanaklı börek verdiler, bir de ılık bir bardak çay ile onları bitirmişim ki keyfimi, kelimelerle anlatmama imkan yok...
Böyle biryere ara sıra kaçmak gerek sanıyorum.
Hakan ŞENGÜL.
17 Şubat 2008
Susesi Otel Hayal Kafe...
Turkcell Antalya Susesi Otel.
Turkcell Kurumsal toplantısı için Antalyaya geldik.
Susesi otel diye bir yerde kalıyoruz. Otel güzel nezih ve büyük. Yemekleri, ikramları da güzel.
Günden güne daha çok 'Polyanna' yı anlamaya başladım.
Kaldığımız oda tekerlekli sandalye kullanan kişilere uygun dizayn edilmişti. Küveti yok, giriş katı vs vs gibi özellikleri var, amaç sadece uyumak ve konaklamak olduğuna, engelli olmadığım için şükrettim ve odayı sevmeye başladım.
Aslında kullanım kolaylıkları da yok değil. Klozetin yanında tutunma demirleri var, duşa girerken eşyaları koymaya yarıyor...
Organizasyon çok güzeldi.
Özellikle Cuma gecesi RIM eğlencesini unutamayacağım.
Her ne kadar bitkin olsam da 23 te Seçille konuştuktan sonra uyuyamadım, arkadaşları bi kolaçan etmek için gittim ben de kaldım... Gerçekten de 'Bay J' gösterisi güzeldi. Parçaları da çok güzeldi... Uzun süreden beri böyle keyifli bir gece geçirmemiştim güzel oldu...
Yönetici olmak bazen kolay bazen zor.
Hele hele sorumluluklarınızı yönetmeyi becerebilmek ise başlı başına bir beceri.
Bu çalışma gezisi bana yine pekçok şeyi öğretti/hatırlattı.
*Bazen görüp ama görmemeyi.
*Çalışma arkadaşların için ufak tefek jest ve kolaylıklar yapmayı ve bunu göstermemeyi.
*Grup içindeki davranışları inceleyip yorumlamayı, gelecekteki davranışlar için altyapı hazırlamayı.
*Eğitmeyi.
*Sert olmadan, çok ta yumuşamadan arayı bulmayı.
*Durumları yönetmeyi.
Sanırm bunların toplamı erdemli olmayı gerektiriyor. Daha yeni yeni öğreniyorum.
İlginç bir zamanda Allah'ın isimleri ve anlamlarını düşünmeye başladım.
Hiç düşündünüz mü? Allahın 99 ismi vardır ama içinde ALLAH veya TANRI kelimeleri geçmez.
Aslında bu 99 özellik içindeki bazı özelliklerden bir veya birkaçı insanlarda bulunur.
Bu özellikler ne kadar fazla ise ona çok iyi insan demeye başlarız.
Hiçbir canlıda bu 99 özellik toplanamayacağı için de Allah olamaz.
Birden bu beliriverdi aklımda. Erdemli olmak nedir? derken.
Yine de kendini bilmek farklı bir olgu...
Kısaca bunları düşündüm, yazdım, arz ederim...
Susesi otel diye bir yerde kalıyoruz. Otel güzel nezih ve büyük. Yemekleri, ikramları da güzel.
Günden güne daha çok 'Polyanna' yı anlamaya başladım.
Kaldığımız oda tekerlekli sandalye kullanan kişilere uygun dizayn edilmişti. Küveti yok, giriş katı vs vs gibi özellikleri var, amaç sadece uyumak ve konaklamak olduğuna, engelli olmadığım için şükrettim ve odayı sevmeye başladım.
Aslında kullanım kolaylıkları da yok değil. Klozetin yanında tutunma demirleri var, duşa girerken eşyaları koymaya yarıyor...
Organizasyon çok güzeldi.
Özellikle Cuma gecesi RIM eğlencesini unutamayacağım.
Her ne kadar bitkin olsam da 23 te Seçille konuştuktan sonra uyuyamadım, arkadaşları bi kolaçan etmek için gittim ben de kaldım... Gerçekten de 'Bay J' gösterisi güzeldi. Parçaları da çok güzeldi... Uzun süreden beri böyle keyifli bir gece geçirmemiştim güzel oldu...
Yönetici olmak bazen kolay bazen zor.
Hele hele sorumluluklarınızı yönetmeyi becerebilmek ise başlı başına bir beceri.
Bu çalışma gezisi bana yine pekçok şeyi öğretti/hatırlattı.
*Bazen görüp ama görmemeyi.
*Çalışma arkadaşların için ufak tefek jest ve kolaylıklar yapmayı ve bunu göstermemeyi.
*Grup içindeki davranışları inceleyip yorumlamayı, gelecekteki davranışlar için altyapı hazırlamayı.
*Eğitmeyi.
*Sert olmadan, çok ta yumuşamadan arayı bulmayı.
*Durumları yönetmeyi.
Sanırm bunların toplamı erdemli olmayı gerektiriyor. Daha yeni yeni öğreniyorum.
İlginç bir zamanda Allah'ın isimleri ve anlamlarını düşünmeye başladım.
Hiç düşündünüz mü? Allahın 99 ismi vardır ama içinde ALLAH veya TANRI kelimeleri geçmez.
Aslında bu 99 özellik içindeki bazı özelliklerden bir veya birkaçı insanlarda bulunur.
Bu özellikler ne kadar fazla ise ona çok iyi insan demeye başlarız.
Hiçbir canlıda bu 99 özellik toplanamayacağı için de Allah olamaz.
Birden bu beliriverdi aklımda. Erdemli olmak nedir? derken.
Yine de kendini bilmek farklı bir olgu...
Kısaca bunları düşündüm, yazdım, arz ederim...
30 Kasım, 2007
Sıkıntı
Bu akşam keyifli omadığımı fark ettim.
Ne tv izlemek ne dergi/kitap okumak keyiflendirmedi beni.
Duru ile de fazla oynayamadım...
Allah allah ne oluyor, depresyonda falan da değilim.
Gecenin 2 si oldu 32. Gün de Türk-Yunan konulu belgesel niteliğindeki programı izledim. İlgimi de bayağı bir çekti aslında...
Keyifsizliğimde sürüyor. Uykum da gelmedi.
Neyse yatalım bakalım uyuyup yarın erken kalkmak gerekecek.
Herkese iyi geceler tatlı rüyalar
Ne tv izlemek ne dergi/kitap okumak keyiflendirmedi beni.
Duru ile de fazla oynayamadım...
Allah allah ne oluyor, depresyonda falan da değilim.
Gecenin 2 si oldu 32. Gün de Türk-Yunan konulu belgesel niteliğindeki programı izledim. İlgimi de bayağı bir çekti aslında...
Keyifsizliğimde sürüyor. Uykum da gelmedi.
Neyse yatalım bakalım uyuyup yarın erken kalkmak gerekecek.
Herkese iyi geceler tatlı rüyalar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)