16 Haziran, 2025

Babalar Günü 2025

Popüler kültürü 

Popüler kültürü aynı gün kullanmayı pek sevmem (bilen bilir).
Arkadaşlarımın doğum günlerini ya bir gün önce ya bir gün sonra kutlarım. Herkesle birlikte aynı işi yapmayı sevmiyorum.

Dün babalar günüydü, oturdum biraz düşündüm…
Sevdiğimiz birkaç aile beraber çok güzel bir piknik tadında yemek yedik. Babalar gününü de araya sıkıştırdık 😊.

O yüzden babalar gününde bir gün sonrasında yazmayı daha çok uygun görüyorum yaşadıktan sonrasında neler hissettin neler yaptım ve ertesi gün bana neler bıraktı?

Bunları düşünürken;

Aklıma birden iş hayatı geldi. para kazanacağız diye çoluk çocuğunu iyi yaşatmak için her şeyini para kazanmaya odaklanmış pek çok erkek var çevremde.

Hadi kopuk kopuk düşünceleri ortaya atayım, sonrada birleştirmeye çalışayım:

Babalar olarak  o kadar çok çalışıyoruz ki çocuklarımızın ve ailemizin hayatını ıskalıyoruz. Bunun farkına onlar büyüyüp baba anne baba olduklarında fark etmeye öğrenmeye başlıyoruz.

Buraya kadar genelledim. Kendimi de kattım. Allah'tan ki bunu erken görmeye çalıştım.

Duru’ya olabildiğince çok zaman ayırıp olabildiğince birlikte zaman geçirmeye çalıştım. Ne kadar başarılı oldum önündeki zamanlarda belli olacak.

Yine geçen gün okuduğum; insan büyüklerini suçlamayı bıraktığında büyürmüş.

Günümüz insanının yalnızlık sıkıntısının aslında nedenlerinden bir tanesi de bu.

Ppara kazanmaya o kadar çok odaklanıyoruz ki hayat hep bir koşturmaca içinde geçiyor.

Ev, araba, ihtiyaçlar……. Başka  kelimeleri koy koy dur.
Hatta arakasından da ekleyin:  “E ama para olmadan da olmuyor”, “Para var huzur var”, “parasız mutlu ol bakalım?”, “parasız olmaz”

Hatta o denli yazdım ki, yukarıdaki cümleleri sarf edecek pek çok okuyan var aranızda.

İyi de ben para kazanmayı mı dedim? :-P

Neyse…

Tüm bunlar gerekli mi? Evet gerekli.

Çocuklarımızı okutmak için belki de onların kazanacaklarından daha fazla para harcıyoruz.

Oysaki amacımız iyi bir iş sahibi olmaları, iyi bir aile kurmaları, iyi bir gelecek yaşamaları çoluk çocuk sahibi olup onların da aynı şeyleri yapmalarını bekliyoruz.

Biraz önce Linkedin'de bana uygun olduğunu söyleyen 2 tane iş çıktı. Bir an bir önceki akşam izlediğim stajyer filmi aklıma geldi Robert De Niro, 70 yaşında yeniden iş hayatına stajyer olarak dönen emekli bir yöneticiyi canlandırıyordu.

Günümüz Türkiye’sine baktığımız zaman da çalışmak zorunda kalan emeklileri görmeye başlıyorum.

52 yaşındayım emekliyim hala iş gücüm var. Bununla birlikte neler üretmem gerektiği konusunda da çok net fikirlerim var. Eeeee sonuç?

Bir babalar günü daha geçti.

Etrafımdakiler bugün adını bile anmıyor günün. Hızlı tüketim toplumundayız.

Günlük hayatımıza devam ettik. E ne yapacaktık başka?

16/06/2025

07 Eylül, 2024

Abık Sabık İndeksler, Selçuk Şirin ve düşündürdükleri, Ahlak, Kendime Yazılar

Bugün market alışverişine gitmem gerekti. Alışverişi tamamlayıp kasaya gelirken bir sahne karşıma çıkınca, kendimi tutamadım düşünmeye başladım, izin alıp fotoğrafını çektim.

 
Fotoğraf Çekim tarihi 07/09/2024 (Xxx Market)


Sonra düşündüm, ekonomi iyiye mi gidiyor kötüye mi? Yoksa sabit mi?

Ekonomi hakkıda çok net olmayan fakat gittikçe popülerleşen;

gibi indeksler var.

İlk aklıma gelen bunlar oldu. 

Peki yukarıdaki resme bakarak ne düşünmek gerek?

Bir ekonomist arkadaşım var, çektiğim resmi ona iletip biraz sohbet ettik. İz ve işaretleri okumaya devam ettim yol boyunca.

Özeti:

Belirli bir gelir ve servet düzeyinin üzerindekiler için son 10 yıl çok iyiye gidiyor. Altındakiler için ise "hayal edilemeyecek derecede kötüye gidiyor" diye biraz popülist bir yorum yaptığını söyledi. Örneğin enflasyon %80'lerden %50'lere hız kesti (tartışılır) fakat ücretle geçinen ve temel ihtiyaçlarından başka şeye para harcamak istemeyenlerin imkânları halen daralıyor.

O yüzden yukarıdaki resim de çok alakalı bomba bir yorum geldi.
Misal atasözü: "Fakirin karnı doyunca Xxxxx kalkar" Fakirin karnı doymuyor özetle. Xxxx verecek para yok demek ki korunma stoğu birikmiş, eritmek için kampanya başlamış. 

Katılmamak elde değil. 

Günün sonunda yapılan kampanyalar genelde satış artırmaya veya stok eritmeye yönelik. Bu ise keyif konusunda para harcama ile doğru orantılı... Gerçi hoş, kaç kişi kullanıyor diye de düşünmek gerek.

Dönüş yolunda, gözüme çarpanlar ise daha farklı olaylar oldu.

 
 


Yukarıdaki fotoğraflar yolda çekildi. Olasılıklar:
  • "Aslında bunların hepsi çöpte idi. Çöp karıştıranlar tarafından dağıtılmış gerekli olanlar alınmış ve dağınık şekilde bırakılmıştır." Evet bu doğru olabilir. Bende defalarca karşılaştım, Sabahın köründe Mülteci olarak gelen kişilerin kağıt veya nitelikli çöp toplayanlar tarafından dağıtılan çöpleri görüp uyardığımda, laf dalaşına girmek durumda kaldım. Daha sonrasında benzer durumlarda çöp atanları uyaranların bıçaklanmaları okuduk gazetede. 
  • Atan çoğunu çöpe atmış, diğerlerini uğraşmamış bırakmış gitmiş. Olabilir bu da olasılık dahilinde. Çöpün kenarında çöpünü yere atan bir toplum olduk ta denebilir.
Bir çok olasılık oluşturabilirsiniz.

Bunlar da -yeniden okumaya başladığım- Selçuk Şirin'in "Bir Türkiye Hayali" kitabındaki iki farklı bölümü aklıma getirdi.

Birincisi:  Mülteci sorunu, eğitim alamayan ve sonunda toplumumuza entegre olan kişiler.

İkincisi : Ahlak. Uyarmak ve gördüğün halde uyarmamak arasındaki tereddüt. Bananecilik boş vermişlik.

Bu iki konu 23-61. sayfalarda irdelenmiş, bugün de baktığımda buradaki iki durumda katlanarak çoğalıyor.

Hele hele bizim görmediğimiz Şanlıurfa, Hatay, Adana ve Gaziantep gibi göçten dolayı ilk dalga mülteci akımını alan illerde nasıldır? Kim bilir?

Bu bile toplumu ikiye bölen taraflaştıran konuşmaların olduğu fikir ayrılıklarına yol açan, mültecilerin çalışması/gönderilmesi vs. gibi onlarca konuyu doğurmuştu.

Bu durum aslında iki durumu "Kampanya ve Çöp Sepeti" fotoğrafları dallanıp budaklanıyor. İki farklı ve toplumu ilgilendiren Ekonomi ve Ahlak kavramlarını bir daha aklımıza getiriyor...

Markete gidip gelme zamanında 10 dakika içinde gördüklerimin özetini yaptım. Kendime yazı yazdım.


Not: Abık Sabık diye bir kelime yok, "Abuk Sabuk"tur o diyen arkadaşlar, Bu  Kıbrıstaki bir arkadaşımın lafıdır. Biz çok kullandık. Sizde her haltı düzeltmeye uğraşana kadar, başka şeyleri düzeltin... Mesela ekonomi, toplum, ahlak, eğitim vs. vs. vs. uzar gider.

28 Ağustos, 2024

Kahve ve Keyif Almak.

İster Türk Kahvesi olsun ister Espresso bazlı diğer kahveler, yanında su ile servis edildiğini gördüm.

Viyana’da bile kahve yanında su getirme geleneği var. (Eski tarihçesi bilmiyorum, kaldı ki ) Cafe Central’da 2024 Mayıs ayında kahve istediğimde yanında küçük bir bardak su ile servis edildiğini görünce garsona sordum. Ağzı temizlemek için deyince aslında Türk, Viyana ve Kahve kültüründe kahvenin su ile servis edilmesinin bir kültür dışında bir gereklilik olduğunu gördüm.

Arada kısa bir araştırma yapınca, iki tane güzel yazı karşıma çıktı.

İlki:

https://kahvebi.com/blogs/news/espresso-neden-su-ile-birlikte-servis-edilir?srsltid=AfmBOoq1ViHiR0Quic53u8dK8ldD9IgTo7YPXwNluSdpv9MtySqyBIPL

İkincisi : 

https://mocacocoffee.com/blogs/b/kahve-yaninda-neden-su-ikrami-yapilir


Gelelim yazıyı yazma motivasyonuma;

Duru’nun sınavı için Bomonti’ye geldik. Beklerken kahve içelim dedik ve daha önce de geldiğimiz Bomonti Ada’ya uğradık.

Geçen sabah 10:30 civarında geldiğimizde kahve biraz soğumuş geldi, yanında su yoktu. İstemek zorunda kaldım. Sonuçta kalabalık, bekleyen veliler çoğunlukta diye sineye çektik.

Bu gün yine geldik Café yi biz açtık diyebilirim. Tek müşteri biziz. Sipariş verirken, nazikçe, geçen sefer biraz soğuduğunu, bu sefer daha sıcak getirebilir mi? diye sordum ve yanında küçük bir bardak su verip vermediklerini sordum.  Yanında su vermiyorlarmış, suyu ekstra satıyorlarmış cevabını alınca fazla uzatmadım. Bir anlamda barista kültürüdür, kahvenin patronudur. Karışmamak gerek. Kimseye de aklımı verecek değilim. Bekledik…

Espresso yine soğumuş ve (rica üzerine) yanında su ile geldi. Getiren garson, makine ile masanın fazla uzak olmadığını yine de çok sıcak içmek istersek makinenin yanında servis edilmesi gerektiğini söyleyince; “Teşekkür ettim”

Aldı beni yine düşünceler...

Farkımız ne? Yurtdışındaki kahve veren yerler ile farkımız ne? Neden onlarda sıcak (sıcaklık göreceli kavramdır, yine de damak tadına güvenmek gerek)  geldiğinde bir kerede içilmezken, bizde neredeyse bir dikişte içilir kıvamda?

Derken beklemediğim bir durum oldu. Garson elinde yeni bir kahve getirip, "geçen seferkini telafi etmek istedik" deyip çok yerinde ve güzel bir jest yaptı.

Düşünceye devam ettim. (Allah aşkına okurken, bu kadar düşünme hasta olursun gibi düşünce içine girmeyin, iz ve işaretler karşıma çıkıyor ne yapayım)

Gerçekten Dünya üzerinde kahve kültüründe çok büyük etki ve izler bırakmış olan bir toplum olarak biz Türkler, kendi kahve kültürümüzden uzaklaşıyor muyuz?

Gençler kahveyi daha çok "Fast Food" tarzında mı tüketiyor?

Yeni nesil kahveleri artması ile bu kültür ne durumda?

Kahve Dergisi ( Temmuz 2024, S:17 ) makalesinde TÜİK verilerine göre 2012'den bu yana kahve tüketiminin dört kat artığı belirtilmiş.

3. nesil kahve firmalarının artması ile özellikle Y ve Z kuşaklarının günümüzde daha etken olması ile ICO'nun (Uluslararası Kahve Örgütü) 2008-2019 arası %193 artmış.

Kısacası çok daha fazla ileri giden bir piyasa var. Bir emlakçı gözü ile de irdelediğimizde, Bayim Olurmusun Fuar'ında Kahve Franchise verenlerin giderek artması da buna bir örnek. (bir zamanlar börekçiler, öncesinde ise çiğ köfteciler yoğunluktaydı)

Kendime yazıların bir tanesinin daha sonuna geldik.
bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

23 Ağustos 2024

Bomonti/İstanbul



20 Haziran, 2023

 Emlakçılık çok dinamik bir meslek.


Gün geçmiyor ki yeni bir ülke, proje, avantajlı bir bölge olsun.

Daha önceleri yatırım için yoğun bir Karadağ ("Montenegro") koşturmacası vardı. Aslında halen de var.

Fiyatlar aldı başını gitti. 1+1 büyüklükteki evler 16.000 Avro'dan, 100.000 Avro'lara fırladı.

Özellikle Avrupa Birliğine girme konusundan dolayı hızlı bir yapılaşma oldu ve ardından da firma kurmalar çoğaldı...

Şimdilerde biraz azalma olmuş durumda.

Bir süre sonra Dubai yatırımları başladı. Özellikle faizsiz bankacılık altyapısı ve düşük amortisman süresi ile öne çıktı Dubai.

Şimdilerde de KKTC yatırımları hızlandı.
Özellikle kıyı bölgelerinde olan projeler revaçta.

Ruslar, İsrailliler ve Türkiye'den gelen yatırımcılar farklı bölgelere yatırım yapıyorlar.

Özellikle İsrail kökenli yatırımcılar daha çok Gazi Mağusa taraflarınada yoğunlaşmaya başlamış.

Rus kökenli yatırımcılar ise daha soğuk denizi olan Girne bölgesini tercih ediyormuş.

Türkiye'den gelen yatırımcılar ise; Hemen hemen her bölgede yatırım yapmaya başladı.

Özellikle düşük amortisman ayı 100-120 ay kişilere cazip geliyor. Sterlin ile kira almak ta başka bir avantaj.

Tabi bitmiş projeler ve doğrudan alınan tapu daha da güvenli hale getiriyor KKTC Projelerini.

Bu konuda sizlere yardımcı olabilecek olan www.YuvamKibrista.com ön plana çıkacak olan sitelerde. Ara sıra kontrol etmeyi unutayın.

25 Ekim, 2020

Hızlı Hayat, Hayat Hızlı

 Hayat ne kadar hızlı geçiyor değil mi?

Bu cümleyi -yaşlanıyoruz- anlamında kurmadım.

  • İnsanların gittikçe robotlaşması, robotların gittikçe insanlaşması,
  • Algoritmaların hayatımızı ellerine almaları ve istediğimiz/istemediğimiz reklamları izletip para kazanmaları,
  • Reklama izlemeden, parasını ödeyip aldığımız altyapıların (Netflix, Amazon Prime vs gibi) hayatımızı hızlandırmaları,
  • Damak tadından çok, hızlı yemeklere yönelen Z Kuşağının bangır bangır gelmesi,
  • Ayrıştıran, ötekileştiren politikacıların, sadece kendilerini düşünerek, sonrasında ne ile karşılaşacaklarını bilememesi.
  • Ve daha ne koyarsanız o.

İnternet çıkışı hiç şüphesiz hayatımızı hızlandırdı.
Bilgiye ulaşım kolaylaştıkça araştırma yapma hızımız da hızlandı.
Bilginin ne kadar doğru/yanlış olduğunu bile teyit edemiyoruz/etmiyoruz.
Eskiden kütüphanelere gidip, çıkan yayınları okuyup, kendi düşüncelerimizle harmanlayıp yazılan araştırmalar/tezler/yayınlarımız vardı. Artık onlar da azaldılar.
Eskiye özlem derdinde değilim. Veya "eskiden ekmek karne ile alınırdı" siyasetinde de. Nedense eski ile korkutup, gelecek çalmak sıradan oldu.

Bunların kökeninde insanoğlunun teknolojiyi çok hızlı kazanması ve iletişim kanalları var.
'95'te internet* ve '97'de hayatımıza giren GSM teknolojisi ile 2004 te (Gprs 2 Edge) hızlanan altyapı ve internet aslında bizleri olandan bilmem kaç bin kat hızlı ilerlememizi sağladı...

Daha öncesi tek kanallı sonrasında çok kanallı TV dönemlerinde popüler bir diziyi bir hafta bekleyip, ne olacağı konusunda akıl yürütmek veya tarih öğrenmek moda iken. Şimdi Netflix'te sıkılana kadar bir diziyi izleyip bitirebiliyoruz.
Arada kalan zaman da bize sıkılmak için kalıyor.

Çocukluğumda; "Nerde o eski bayramlar diye başlayan, direkler arası" eskiyi anlatan abiler/ablalar vardı.
Şimdi ise o zamanları anlatan abi/ablaların tek tek ölüm haberlerini alıp, "ahh ah" diyen bir grupla beraberiz.
Dün Taner Özdeş'in bir eğitimini alırken, Taner "Kolombo vardı, olayları çözmek için çok akılcı sorular sorardı." cümlesi ile bir daha kendime geldim.
Kolombo'yu hatırlayan var mı? Sorusu ile, hatırlayan sadece Taner Özdeş ve ben vardık.
47 yaş durumu ile yeni jenerasyonun yaptıklarını görmek, yeni araç gereç, iletişim ve teknoloji ile hızlanan durumları görmek bir başka.
Discovery Channel'de uçaklar ile ilgili bir belgeselde, 1900 lü yılların başında başlayan havacılık endüstrisi ile teknolojinin gelişmesini kıyaslarken üretilen bilgi ve belgenin, Dünya tarihinden bu yana 1900'lü yılların başına kadar üretilen bilgi ve belgenin 100.000 katı olduğu konusunda bir kıyaslama vardı.
Ve burada hardisklerde yer kaplayan resim vs gibi ler yok. Sadece yazı olarak kıyaslanması söz konusu.
Daha da eskiyi düşünecek olursak, El yazması kitaplar ile matbaanın bulunuşundan sonra eskilerin teknolojiyi kıyaslaması gibi.
Bir kitabın yazılması hata ve benzer olayların olasılıkları ile matbaa da basılan dokümanın hızını kıyas bile etmek anlamsızken, bu gün o kitapta yazılanları anlama kısmını geçiyoruz aslında.

Hayatı dilediğince yaşamak, daha fazla kazanmak, daha iyi yerlerde okumak, daha iyi evlere sahip olmak, daha lüks yaşamak koşturması değerleri de değiştiriyor.

Biraz yavaşlamaya karar verdim.
Hayatı daha güzel yaşamaya.
Sevdiklerimle daha fazla zaman geçirmeye.
Bazen "blog"larımı okuyanlara rastlıyorum. Hoşuma da gitmiyor değil.

Şimdi ise bilgisayarda Spotify da; More Than Feeling  ve  I'll Meet You At Midnght çalımı yazdığım bu yazıda "eskiyi yad etsem mi?" diye sorarken buldum kendimi.
Şimdiki müzik ve müzikçiler "Aynı Nakarat, Hep Aynı Aynı" dedirten cinsten...
İlerleyen teknolojiyi iyi amaçla kullanmak dileği ile...

*İnternet Türkiye'de ODTÜ tarafından sağlanırken 95 li yıllarda ISP ler vardı. 28,8 ve 56 K lık hızlardık bir zamanlar :-)

03 Ekim, 2019

Yeniden Dönüş, Yeniden Doğuş ne derseniz deyin.

Dün fark ettim ki, çoktandır blog yazmamışım.
Aslında, bir anlamda gerçekten dünlük tutmak önemli.
Kendine not bırakıyorsun, dijital ayak izini (Digital FingerPrint, İngilizce kelimesi daha uygun bence) kendi isteğinle yazıyorsun.

Dün Teknolojik Grubun düzenlediği Siber Güvenlik Zirvesine katıldım.
Yıldız Teknik Üniversitesi TeknoPark'ta gerçekleştirildi.

Hem yeni eski tanıdığım kişilerle karşılaştım, hem de yeni kişileri tanıdım.
En önemlisi, yeni fikir ve vizyonları fark ettim.

Merak edenler olacak, Emlak ve Siber Güvenlik ne alaka diye.
:-)  Konuların bir tanesi de KVKK (Kişisel Verileri Koruma Kanunu) idi.
Daha geçen ay, bir emlakçıya, 100.000 TL üzerinde ceza kesildi.
Konu, izini olmayan bir genel müdüre, izinsiz SMS göndermek. :-)
Eskiden müşteri bilgisi tutun, kategorize edin vs diye bağırır çağırırlardı.
Şimdi ise, izin almadan gönderemezsin yok öyle diyorlar ;-)

Uzun lafın kısası, aslında her katıldığın ortamdan bir fikirle dönebilirsin. Yeter ki dinlemesini bil.

Bu arada, gençleri de, teknloji ve "networking" e alıştırmak gerek.
Belkide, "Bilginizin Zekatı" veya sadakası bu.
Bir iş arkadaşımın 16 yaşındaki oğlunu da bu zirveye götürdüm. Bir ara dönüp bakınca soluksuz izlediğini gördüm.
Arada, kendi yaşıtı birkaç lise öğrencisi ile konuşuyor, fikirlerinden bahsediyordu.

Hep düstur edindik ya: "Best Working is Networking" eski tanışları gördüğüme ve yeni tanıdıklarım için en önemlisi de yeniden blog yazdığım için çok sevinçliyim NOKTA
03/10/2019

14 Şubat, 2017

Bu GSM firmaları nerden para kazanacak... ?

GSM firmaları her geçen gün hayatımızın içine giriyor...
Daha doğrusu, cep telefonları hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.
Tabi hal böyle iken,

  • anlık mesajlaşma programları: whatsapp, telegram
  • anlık görüntülü görüşme: facetime, Bip, whatsapp, wiber, 
  • e-Posta
vs gibi programlar hep internet tabanlı olmaya başladı. 

Tabi hal böyle iken; -ses- görüşmeleri ve -sms- gönderileri azalmaya başladı.
Çok değil yakında pek çok GSM firması; "kazanamıyoruz diye feryat etmeye başlar"

03 Şubat, 2016

Garip Yorumlar/Sorular...

Geçtiğimiz gün anneannemi kaybettikten sonra insan daha farklı düşünmeye başlıyor.
*Üzgünlük bir yere kadar. Sonrasında dünya dönüyor.
*Hayat durmuyor kaldığı yerden devam.
*Çoluk var çocuk var onların geleceğini düşünmek lazım.
*O da seni çok severdi.
*Yaşı varmıydı?
-vardı,
*88 ooooo  yaşlıymış..
-eeeee??? nolcak? ölmedi normal mi?

Yukarıdaki soruları duymaktan sıkıldım.

Tamam insan -çok- sevdiği birini kaybedince üzülüyor, zaman herşeyin ilacı 2-3 gün sonra bazı üzgünlükler hafiflemeye başlıyor da.
Hiç üzülmemek gibi bir telkinde bulunmak, boş vermek, "yaşı da varmııııış normal...."
gibi bir tavır takınmak, karşındaki insana saygısızlık olmuyor mu?

Ateş düştüğü yeri yakarmış.

Bu güne kadar bir kaybı olan arkadaş, dost ve akrabaların yanında olmaya çalıştım.
O kayıp günlerinde insan sağlıklı düşünemediği gibi normal yapması gerekenleri de o ruh hali ile yapamaz. Dostların işi ne?  Dostların yaptıkları çok ta... diğerlerinin ne olmadığını öğrendim.

+ Sadece Facebook'tan  2 satır taziyede bulunmak. (sosyal olacağız ya)
+ İlgisiz ve normalmiş bir gibi bir tavır takınıp karşındakini örselemek.
+ Gereksiz bir ilgi alaka gösteriyormuş gibi yapıp aslında hiç bir şey yapmayacağını -hissettirmek-.
+ Nasıl öldü diye sorup, karşındaki anlatırken, konuyu değiştirip başka bir şey sormak.
+ Aradım da telefonun meşguldü, bak istersen cevapsız numaralara gibi laflarla topu taca atmak.
+ Bu liste uzaaar gider.

Bu yazıda kimseye özellikle atılan bir taş yoktur.
Benim öğrendiklerimi kapsar.

Zaten + ile yazılanları yapıyorsanız, yapsanız daa oluuuurrr yapmasanızda...  ;)

02 Şubat, 2016

Ateş Düştüğü Yeri Yakar…

Doğdunuz zamanda kesin olan bir şey vardır;
O da ölüm…
Ölümler karşısında genelde metanetli olduğumu zanneder, doğal bir sürecin parçası olduğunu düşünürüm…
Ta ki anneannemi kaybedene kadar.
30 Ocak 2016 saat 11:30’a kadar aslında kendimi bu düşünceye de hazırlamış gibiydim.
Annem her ne kadar bilgi verse de, “hazırlıklı ol” cümlesini söylemeye başlamıştı.
Dayım ile konuştuğumda; “pek iyi değil” lafı ile yine kendime -kabullenme zamanı- da yaratmıştım…
Cumartesi dayım aradığında “Annemi kaybettik” lafını anladım bir tek. Gerisi “geliyorum” oldu o kadar…
O zamandan beridir boğazımda bir yumru var; bugün toprağa indirine kadar kabullenilmesi zor oluyormuş. O yumrunun yarısı gitti yarısı halen duruyor.
Başta da dediğim gibi, doğduğun anda gerçek olan tek bir kesinlik var. Diğerleri ise senin elinde olan, şans ve diğer faktörlerin de içinde olduğu bir süreç.
Bu süreci mutlu mu, mutsuz mu, iyi veya kötü geçirmek yine insanın kendi elinde…
Hani sözün bittiği yer denilen yer var ya. O zamanda başkalarına baş sağlığı dilerken hep yaşardım. Halen bile yaşıyorum.
Bunda annemden çok anneannem tarafından bakılmam çok büyük etken.
40 günlükten beridir (1973’te doğum izni 40 günmüş) anneannem tarafından bakılmış olmak bir torun için sanırım en önemli etkenlerden biri.
Garip bir ikilem. 1 şubatta kızımın yaş günü.
Genelde tüm toplumlarda doğum, düğün ve cenaze bir farklı süreçtir…
Kutlanması ve üzülmesi de toplumdan topluma göre değiştiği gibi kişiden kişiye göre de değiştiğini anladım…
Helallik alınması için eve geldiğinde ve sorulduğunda, annemin lafı halen kulaklarımda…
Onun bizde hakkı çok…
Kolay değil…
Yakının kaybı hiç kolay değil.
Evladını, eşini, anne-babasını kaybedenlere baktığımda gördüğüm, özellikle de gözlerinde gördüğüm o acı ifadesi tarif edilmezdi. Benim gözlerimde nasıl kim bilir?
Bu tür yazılar aslında insanın için dökmesi gibi bir anlamda terapi ve geleceğe bir gönderi… Yıllar geçtikten sonra okuduğunda o anki halini anımsaması için de bir zaman kapsülü gibi.
31 Ocak akşamı başladığım bu yazıyı 2 şubatta anca bitirebildim.
Hani derler ya: Allah sizlere sağlık ve ömür versin.

Duanızı esirgemeyin.

30 Ocak, 2016

Anneanne...

Bugün Anneannemi kaybettik...
Saat 10 gibi meleklerle birlikte sonsuzluğa yolculuğa çıktı,
Sanırım dedemin yanına gitti...
Onca yıl zorluklara beraberce dayanmışlar,
İl il ilçe ilçe gezmişler,
Bu süreçte iki tane altın gibi evlat yetiştirmişler...
Tam emekli olup rahatlığa kavuşacakken dedemi kaybetmişler...
Yılmamışlar, Ana-Kız, dedemin aldığı arsayı ve yapılan evi ortaya çıkarmışlar.
Yer tahtalarını bile kendileri çakmışlar...

Birkaç yıl sonrada annem evlenmiş.
Ben doğduktan sonra da anneannemin tabiri ile 40 günlükten beridir bana bakan, besleyip büyüten,
hayatımda tanıdığım en sert canlı, aklına koyduğunu yapan, destekleyen, bir şeyler yapmak istediğimde beni motive eden.
Annemin boşanmasından sonrada ailemizi ayakta tutan,
Üniversiteyi bitirene kadar okumam için maddiyat ve maneviyat konusunda hep arkamda duran.
Dayımın kızlarının da okumaması için aynı özveri ve çabaları daha gençliğinde yaptığı çalışmalar ve yatırımlarla bizleri ortaya çıkaran anneannemi kaybettik.

Tabi ki ateş düştüğü yeri yakıyor.

Dayım bu gün 12 ye gelirken aradığında yüreğim ağzıma geldi.
Konuşamadık ta zeten...
Annemi kaybettik dedi... Ağzımdan; "geliyorum" kelimesi zar zor çıktı mı yoksa düşündüm mü halen bilmiyorum...

10 günlük zorlu bir süreçte ne yazık ki ilk defa yenik düştü sanırım...
Tek umudum gideceği yerin daha da güzel bir yer olacağı ve eşine kavuşacağı.

Yapacağı bu sonsuz yolculukta Allah mekanına kabul etsin.
Işıklar içinde uyusun. Sonsuza kadar dedemle birlikte sohbetlerini kesmeden ebedi hayatlarında yaşasınlar...

Sizler sağ olun...

30/01/2016

18 Ocak, 2016

18 Ocak 2016... saat: 10:24
Bugün içimde ayrı bir sıkıntı var.
Dünden beridir anneannem hastanede yoğun bakımda...
1929 doğumlu.
Hayatta tanıdığım en güçlü kadınlardan biri.

Çocukluğumun kadını.
Bana bakan,
Büyüten,
40 günlükten beridir benimle ilgilenmiş en önemli insan...
Çocukken ağladığımda beni yatıştıran,
Karnım acıktığında doyuran,
Düştüğümde dizim kolum kanadığında bakıp "Yok bişey yürü git oynamaya" deyip acısada acımamayı öğreten kişi.
Umarım iyi olursun,
Umarım yine konuşur, yürür, öğütler verirsin,
Umarım bizlerle birlikte olursun...
Umarım yine de hayırlısı olur...

Umarım...

06 Aralık, 2015

Nerede Ne Zaman ne diyeceğini bilmek...

Bu akşam bir güzel sinirlerim zıpladı.
Şu an çok önemli değil neden zıpladığı...

Lakin yaklaşım farkının ne olduğunun bilinmemesi,
Verilen cevapların tartılmadan verilmesi,
İnsanın bir konu hakkında neden inat ettiğini bilmeden bilgisizce inat etmesi
ve benzer nedenlerle olanlar uzaaar gider...

Benim öğrendiğim ise başka.
Ne zaman benzer durumlarda olsam karşıma bazı sözler çıkar.
Ya biri söyler,
Ya bir yerden okurum,
Çıkar da çıkar... Önemli olanın bunları görmek olduğunu, sonrada anlamak olduğunu anladım.
Bakmak ile görmek arasında dağlar kadar fark var.

Günün kazanımı:

29 Kasım, 2015

İhtiyaçlar İcatların Anasıdır...

İhtiyaçlar icatların anasıdır...

Önce aşağıdaki hikayeyi okuyun...


Okulda öğretmen, lise birinci sınıf öğrencilerine bir kompozisyon ödevi vermişti. Okulda öğretmen, lise birinci sınıf öğrencilerine bir kompozisyon ödevi vermişti. Konu şu idi: "Büyüdüğünüz zaman ne olmak istiyorsunuz?" Onbeş yaşındaki Monty, büyüdüğünde bir at çiftliği sahibi olmayı düşlüyordu. 


Ödevine bu düşünü sadece yazmakla yetinmedi, çiftlikte yapılması gereken binaların çizimlerini de ekledi. At çiftliği kesinlikle 300 dönüm olacaktı. Monty, ahırların yanısıra bir de, çiftliğinin orta yerinde yapmayı düşlediği bin metrekarelik kocaman bir evin planını da çizdi. Öğretmen, kompozisyon ödevlerini bir hafta sonra dağıtınca Monty’nin yüzü asıldı. Çünkü kağıdın tepesinde kocaman bir sıfır vardı. Bu yetmiyormuş gibi, öğretmen, sıfırın yanına bir de şu notu eklemişti: "Dersten sonra öğretmenler odasına gel. Seninle görüşmek istiyorum." Monty, öğretmenin söyleyeceklerini beklemeden, kendi merakını gidermek istedi. Ve öğretmenine, niçin sıfır verdiğini sordu. Öğretmen de onunla bu konuda görüşmek istiyordu: "Çünkü sen, büyüdüğün zaman ne olmak istediğini yazmak yerine, saçma sapan düşler yazmışsın." dedi. "Çocuksu düşlerini nasıl gerçekleştirebileceğini hiç düşünmedin mi? Bir at çiftliği kurmanın kaça mal olacağını hiç aklına getirmedin mi? Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğunu bilmiyor musun?" Öğretmen bunları söyledikten sonra Monty’ye bir hak daha tanıdı: "Haydi şimdi eve git ve aynı konuda yeni bir kompozisyon yaz." dedi. "Yine öyle saçma sapan düşlere dalma da sana sıfır yerine doğru dürüst bir not vereyim." Monty evde, babasından yardım istedi. "Kusura bakma, sana yardım edemem, yavrum." dedi babası. "Bu öyle bir konu ki, tümüyle seni ve senin geleceğini ilgilendiriyor. Kararını sen kendin vermelisin..." Monty kararını o gece verdi. Yeni bir ödev yazmadı, ertesi gün öğretmene aynı ödev kağıdını getirdi. "Bana verdiğiniz sıfırı not defterinize rahatlıkla geçirebilirsiniz, öğretmenim." dedi. "Ben notumun değişmesi uğruna düşümü, idealimi değiştirmeyeceğim..."
...Monty, karşısındaki topluluğa yaptığı konuşmasını şöyle sürdürdü: "Size bu anımı neden anlattığımı da söyleyeyim" dedi. "Çünkü şu anda tümünüz, benim 300 dönümlük at çiftliğimin orta yerindeki bin metrekarelik evimde bulunuyorsunuz. Şimdi başınızı lütfen şöminenin üstünde duran şu çerçeveye çevirin ve çerçevenin içine bakın. Sıfır not aldığım kompozisyon ödevimi göreceksiniz orada." Monty bunları söyledikten sonra, o akşamki konuklarına bir de öğüt verdi: "Hiç kimseye, düşlerinizi küçümseme fırsatı tanımayın. Kim ne derse desin, siz sadece yüreğinizin sesine kulak verin." dedi...
Bu akşam, kayın pederim, tuvaletteki kaloriferin üzerinde duran tuvalet kağıdını istedi.
Bizim evde genelde üst raflardaki eşyayı almak için beni çağırırlar... :) 

Aklıma; tuvalet kağıtlarını dizmek fikri oluştu ve sifonun üzerindeki boş alanı değerlendirmek geldi. 
15 dakikada birşeyler ürettim ve astım... 
18 kağıdı asabileceğimiz ve kolaylıkla alacağımız bir düzenek oldu...

Asıl sıkıntı sonrasında başladı.
Eşim Seçil hiç beğenmedi. "Ne o öyle" ile başlayan yorumlar sonrasında, yaptığıma da yapacağıma da pişman bir şekilde yukarıda okuduğunuz hikaye aklıma geldi...
Yıllar önce okumuştum.

Gerçekten de hayatımızda yaptıklarımızı gerekli/gereksiz eleştiren, yaratıcılığınızı öldüren, takdir edilmeyen durumlar vardır.

Asıl önemlisi bunlara nasıl tepki verdiğinizdir.
Kabul edip sıradanlaşıyor musunuz? Yoksa yaptıklarınızın arkasında durup sonuna kadar gidiyor musunuz? Bu önemli...

Yaratıcılığınızı kaybetmeyin... Yüreğinizin sesine kulak verin...

23 Nisan, 2015

Farklı olmalı baba, Farkında olmalı...

Akşam eve gelince seni karşılayan eşin ve kızınla zaman geçirmeli. 
Üstünü çıkarmadan heyecanla anlatılanları dinlemeli.
Daha elini yüzünü yıkamadan elinden tutulup, "hadi oynayalım baba" dendiğinde  burun kıvırmamalı.
Bugün çok çalıştım yorgunum dememeli.
Hemen sormalı eşine neler yaptın neler ettin demeli.
Evladıyla zamanın kıymetini bilmeli.
Yemek sonrası sofra toplanırken 3lü koltukta şekerleme yapmalı, azıcık ta sızmalı. :)
Çocuk gelip şunu yapalım tv izleyelim dediğinde gözlerinin içine bakıp, "hadi..." demeli.
Çocuk filmlerini bile ilgi ile izlemeli. Sormalı; "Bu kim? Ne yapıyor?"
   Azar da işitmeli "ama baba sende hiçbirini bilmiyorsun" dendiğinde cevap vermemeli. 
   Susmalı, hınzır bir çocukluk gibi başını yana çevirip sevgi ile bakmalı.
Tv izlerken mısır patlatmalı, onlarla birlikte yemeli.
Alışveriş merkezinde 1. dükkandan sonra ben "sıkıldım" siz gezin ben kahve içeyim demeli. 2., çok çok zorlarsa 3. dükkana -belki- sabretmeli. 
En fazla zamanı da oyuncakçı ve kitapçıda geçirmeli eşinin ve evladının arkasından...
Uyutmalı, hadi artık yatma zamanı demeli, yatınca bir ara gidip, yanaklardan öpmeli, Hadi uyuyalım artık, yarın uyanamayacaksın demeli.
Kızmak yerine, anlatmalı. Karın kızdığında da; "bir dakika, neden kızıyorsun, anlatsana" demeli.
Oyuncak alırken, seçmesine izin vermeli, sadece limit koymalı. "sadece 1 tane veya şundan 2 tane, veya 30 TL"
Ses yükselmemeli, şöyle bir "baktı" mı da anlaşılmalı... Sözsüz iletişimin piri olmalı.

Bak o zaman mutlu oluyor musun? Olmuyor musun? 
Denemesi BEDAVA

:)))  Ben mi? Hepsini yaptım, yapıyorum, yaradan izin verirse.........., :) ;) 
anladınız siz onu...

24 Şubat, 2015

Çağrı Merkezleri aramaları ve sorguya çekilme.

Bu sabah 09:10 da bir cep telefonumdan bir çağrı aldım. 444 x 444 numara XXXXXX Bankası adına aradığını, kampanyaları hakkında bilgi vermek istediklerini söylediler. Sabah sabah pek havamda olmasam da nezaket olarak "buyrun" demiş bulundum.

Telefondaki hanım efendi;

Doğum tarihimi sordu; paylaştım. 
Anne adımı sordu...  (ne bu sorgu!!!)  "Hanım efendi, siz bilgi paylaşacaksınız, benden bilgi almayacaksınız" deyiverdim. 
Bu arada da şüphelenmeye başladım. Bu özel sorular soruluyor ise; hayırdır? altı üstü kampanya bilgilendirmesi... "Zaten bilgileriniz var" deyiverdi telefondaki hanım.

"ilk iki harfini ben söyleyeyim, diğer iki harfin siz söyleyin" deyince, beni beklemeye aldı...
Biraz sessizlik...  ... ...  ...
"Teşekkür ederiz" dedi... kapadı.

Bu ne sabah sabah???

Çağrı merkezleri hiç şüphesiz bankaların maliyetlerini azaltan bir uygulama da...
Kampanya paylaşımında, güvenlik için abartı sorguya çekmeler de gerçekten abartı...
Askerliğini yapanlar hatırlayacaklardır. Parolalar bile iki yönlüdür, soran ve cevap verenin birer cevapları vardır.
Madem cep telefonumu ve bilgilerimi biliyorsun, -uzak bir ihtimal ya- cep telefonumun gerçekten benim tarafımdan açıldığından emin değilsen, karşılıklı bilgi alırsın. 
Bir bilgiyi teyit edersin. Örn doğum yılımı sen söylersin, doğum günümü benden istersin,
Adres olarak halen xx sokakta mı oturuyorsunuz diye sorarsın karşındaki bir sonrakini cevaplar.

Kaldı ki -tekrar ediyorum- amacın bilgi vermek, bilgi almak için sorgulamak değil.

Sabah sabah 444 lü numaradan gelen telefonla güne başladık.

05 Aralık, 2014

Hoşbulduk Gaziantep

Seçille birlikte bir farklılık yapalım dedik, önceden biletleri aldık ve Antep'e geldik. 
Havaalanından şehre gelince karnımız acıktı. 
Hemen bloglar açılıp Salih'in önerilerini okuduk. Salih Seçkin Sevinç, dünyalar tatlısı eşi ile yeme içme işini çok iyi yapmaktalar. Ayrıca paylaşıyorlar ki biz de zahmet çekmeyelim. 
Mutlaka harbiyiyorum.com adresini ziyaret edin. 

Neyse, öneri üzerine İmam Çağdaş'a geldik. Birer lahmacun ve bir karışık sipariş edip açlığımızı kırdık. 
Asıl şaşkınlığım ayranda oldu. 
İlk defa ayranı tas ve kaşıkla içtim. 
Yarın sabah kahvaltısında ciğer var. 
Hedef 2 günde 5 kilo alıp dönmek. 
:)
Mide/kalp spazmından gitmezsek iyidir. 
Şeker komasını saymıyorum bile. 
Hele hele bizim gibi şeker, tuz, yağlı tüketmeyen bir çift için burası Nirvana.
Yarın acılı çorba ardından ciğer sonrası tatlı var. 

08 Ekim, 2014

Bayramın ardından...

Bugün bayram sonrası tatil sendromundayım... Saat 10'a kadar kendime gelemedim, internette saf saf dolaştım durdum ofiste. Kahveyi içip biraz kendime kalınca bu yazıyı yazmak geldi içimden. (saat oldu 11:45)

Biraz önce izlediğim film ise daha da kendime getirdi beni. Bizi bize anlatan bir film.

(Alternatif Link: http://vimeo.com/108018156 )
İnsanın kendini aynada görmesi gibi farklı bir duygu...
1:07 saniyesindeki çocuğun el işareti ve 3:07 deki hızlı geçen resimler kaldı aklımda...

Aklımda kalan bir diğer kısım ise tanıtımı:
"Türkiye’de 20 Günde 3500KM Gezen Bu Turistin Çektiği 3 Dakikalık Kısa Film İzlenme Rekorları Kırıyor!
Leonardo Dalessandri isimli İtalyan yönetmen ve gezgin tarafından çekilen bu kısa Türkiye filmi, Kültür ve Turizm Bakalığı tarafından çekilen filmleri kalite ve kurgu açısından açık ara geride bırakıyor. Kapadokya’dan Pamukkale’ye gezip, künefeden dönere kadar çeşitli Türk yemeklerini tattığını belirten Leonardo Dalessandri’nin filmini aşağıda izleyebilirsiniz."
olarak yazılmış. Kalite açısında gerçekten kendini izleten bir kısa film.
Dış dünyanın bizleri nasıl gördüğü konusu ise daha da önemli. 
Bir başka önemli kısım ise, kamera gördüğümüzda bizim yaptıklarımız :))) 

06 Haziran, 2014

Tarihin bize bıraktıkları, Bizim Tarihten Hatırladıklarımız

Genelde insanları eleştirirken görürüz.
Özellikle biz Türklerde bu çok fazladır. Hatta bu eleştiri olayını reklamlara bile "taşımışızdır.
"Ağzı olan konuşuyo" reklamını hatırlayan el kaldırsın.
Camide hoca azgınca günahları anlatır, eşeltirir. Hepte birileri yapar bu günah olanları siz yapmayın der...
Tv de bir sürü bilen adam olur olmaz eleştirir. Hatta kendi aralarındaki tartişmalarda bi tek kendilerini dinlerler... Genelde yenen ve yenileni de olmaz bu programların...


Bugün hasbelkader Remains of D-Day diye bir haber okudum.
Şöylede bir fotoğraf vardı: 

Bunu görünce dolaylı olarak Çanakkale geldi aklıma... Bazen yazarım. İnanılmaz bir tarih saklıdır Çanakkale Destanında. Adı üzerinde DESTAN.

Gidip bakarız dolaşırız. Turistik gezi şeklinde gezeriz.
Bu arada Amerikalılar da D-Day çıkarmasında ölen dedeleri için ziyaret ederler bu sahilleri. Arayıp bakmaya uğraşmayın, Fransa'nın Normandiya bölgesinde Omaha sahili diye bilinen yerdir burası. 
Filimler çekerler, anma günleri düzenlerler. Tarihlerine çok sahip çıkarlar...
Gazileri için günleri vardır. Her bu özel günde tv ye çıkartır konuştururlar...

Peki bir soru. Madem blogumu okuyorsunuz. Kendime ve size bir çuvaldız batırayım:

Bizim Çanakkale Gazilerimizden sonuncusunun ne zaman vefat ettiğini, vefa duygumuzu, ne kadar ve ne zaman yayınlandığı konusunda bir araştırma yapın ve ağlayın...
Ben ağladım da ondan söylüyorum.

Yukarıdaki resimi gördüğümde gözlerim bir an buğulandı. 
Devamını okumadım. Kendi düşüncelerime daldım...

Amerikalılar kendi tarihlerine ve tarihi değerlerine çok düşkündür. 1700-1800 lerdeki tarihlerinde ki bir sürü objelerine değer katarlar, onlar için müzeler açarlar, ziyaret ederler, okuldaki çocukları buralara ziyaret ettirirler...

Biz ne yapıyoruz??? 1071 den beridir o kadar çok tarihi olay, eşya veya konu vardır ki hangisini kullanacağımızı bilmeden yok ediyoruz...

Alın örnek: Çanakkale savaşındaki top, tüfek, metal eşyaların nasıl eritilip, jilet vs yapıldığı...

Ya işte dostlar, her şeyi devletten beklememek lazım...

Lazım da kendi özel müzesini açmak isteyenlere bile çelme takmamak gerek...

Tarihimizi çarpıtmadan sunmak gerek...
TV de o kadar çok gerekli/gereksiz programla uyutuluyoruz ki yakında kendi tarih ve kültürümüzü unutacağız.

İngiltere'de çalışmaya gitmiş ve kesin dönüş yapmış bir arkadaş ile konuşurken bir daha fark ettim...
Konuşurken "neden döndün" diye sormuştum.
Cevap çok öğretici ve düşündürücü idi. 

"Abi bizim çocuklar, ulusal düşmanlarının Almanlar olduğunu sanmaya başladılar..." 

Tarih derslerinde 2. Dünya savaşı. Dolayısı ile Alman saldırı vs gibi şeyler anlatıldığı için Türk çocuklar doğal olarak ulusal düşman yerine konumlandırmış Almanları.

Arkadaşın şu eklemesi de ilginçti.
Çocuğu sormuş: Baba şimdi bir savaş olsa ben hangi tarafa kızacağım. Almanlara mı, Türklere mi???

Kısacası, insan doyduğu yerde de gönülden ve gözden ırak olma olgusu hep olacak...

Hemen bu durum hakkında yorum yapmayın...
Bizler çocuklarımıza Çanakkale hakkında ne öğretiyoruz.
Bu öğretimi sadece okula mı bırakıyoruz bir düşünelim ;)

Kalın sağlıcakla.

28 Mayıs, 2014

Şifreleme Yani Kriptografi


Hayat şifreli gerçeklerle dolu...

Gaza geldim yine bir yazı yazma  isteği doğdu içimde...

Şifreleme konusunda nereden geldi ise aklıma Philip Zimmermann geldi.
Kendileri PGP nin yaratıcısı olup, hemen hemen endüstri ve kişisel kullanımdaki en başarılı şifreleme algoritmalarını yazmış idi. Hatta 2000 yılında Türkiye'den çekemediğim için Amerika'daki arkadaştan istediğim bir programdı :)

Yıllar içinde abinin öyküsünü izledim, hükümet ile yıllarca davalık olduğunu, şifreleme algoritmasını yurtdışına verilmemesi yönünde davalarının görülmesi, yurtdışındaki arkadaşlarına nasıl gönderdiği gibi konuları ilginç idi.

Nasıl ki 1995-2000'li yıllarda "Büyük Birader" çoğu kişiyi izliyorsa, biz de 1997 de şirket "admin" in bizim mailleri izlamesine gıcık olup bir grup arkadaş tarafından kendi "public key" lerimizi oluşturup e-posta gönderdiğimiz zamanlardı...

Daha sonra Philip abi PGP yi sattı danışmanlığa geçti...
Eeee şirketler kendi bilgilerini saklamak istiyorlardı. Başkalarının eline geçmesini istemedikleri gibi ta 2. dünya savaşındaki ENIGMA makinesinden beridir. Şifre kırma için de dünyaları harcıyorlar... Bu Amerikalıların NSA sı da aslında 1940 sonrası yükselişe geçmiş durumda idi. Asıl ilginci Enigma'nın ilk patentinin 23 Şubat 1918 de alınmış olmasıydı...
Zaman içinde geliştirilen Enigma 2. Dünya savaşında Almanlar için büyük avantaj sağlamıştı... Kırılması için de yine bir selamlama kelimesi yetmişti... (her mühendislik harikasının mutlaka basit bir açığı vardır derler mühendisler :)) )

İşte bu zamandan sonra doğru kişilerin doğru mesajların okuması için ha bire şifreleme algoritmaları geliştirmeye çalışıldı... Hatta Dan Brown'un Dijital Kale'sini okuyanlar bu işin heyecanlı boyutunu da fark etmişlerdir.

Günümüzde de şifreleme teknikleri kim bilir ne durumda???
İşte PGP benim için bu nedenle anılarla dolu. O zamanlar 64 bit internet standardı vardı. Hatta 1996'lı yıllarda Garanti Bankası BROKAT güvenlik sistemin kullanırdı. Yine Alman yapımı bir şifreleme idi... Aslında TÜNELLEME demek daha mantıklı olacak. Güvenli bir tünelde bilgilerin gidip gelmesi internet'in şifreleme nimetlerindendi...
Askere giderken bi eleman 48 saat gibi bir zamanda kırmayı başarmıştı bilgilendirmeleri vardı. Günümüzde de kullanılan bu 128 bit kullanılması ise kırılmasının 1915 yılda falan kırılabileceği vs konuşmaları yapılırdı (yıl 2013) 

Zaman geçti, 64 ler oldu 72 ...80... 104... 128, Brokat battı, yerine yeni firmalar çıktı, ortalık şifreleme ve NSA skandalları ile doldu... 
Şirketler halen kendi sırlarını saklamak için çeşit çeşit yollar denemeye devam ediyor.

Kısacası hala gizlilik konusunda bir sürü çalışmalar yapılırken ülkemizde de anti-gizlilik kanunlarla korunmakta :)))  araştırın göreceksiniz. :)

Bununla birlikte özel hayatın gizliliği konusunda -gerçektende- gazetecilerimiz çok başarılı paparazzi kelimesini çıkaran biz Türkler olmadığımız gibi başarılı uygulamalara imza atan yine bizleriz.
Ünlü kişilerin ne halt yedikleri, neler yaptıkları, nerelere gittikleri vs vs vs özel hayatın rahatlığını hiçe sayarak açıkladıkları için çoook öndeler.
Arkasına sığındıkları ise; Topluma mal olmuş kişilerin yapılarını ifşaa etmek bir haber -miş-.
Yerim ben sizin haberinizi. Bırakın kardeşim rahat rahat dolaşıp gezsin insanlar...

Toparlarsak, gizleme ihtiyacı olan sırf ihtiyaçtan değil aslında. 
"Gıcıklık" tan. 
Birinin sizi dinlediğini/izlediğini/okuduğunu bilirseniz gıcıklık için gizlemeye başlarsınız :))))
Sanırım Zimmermann da bu nedenle başladı bu işe.
Nasıl ki Roma zamanında beridir bu şifreleme teknikleri var (bakınız sopa ve bez şifrelemesi) insanları birşeyleri birşeylerini gizleme isteği oldukça, gizleme ve kırma, siyahlarla-beyazlar, iyiler-kötüler, ying-yang gibi var olmaya devam edecek.
Kalın Sağlıcakla

Alkacılğas Nılak

28 Nisan, 2014

Hayat garip tesadüflerle dolu olmaya başladı benim için.
Neyin ne olduğunu mu anlamaya başladım yoksa farklı olaylar arasında ilişkisel/rastlantısal bağlar mı kurmaya başladım bilmem...

Son zamanlarda izlediğim Davinci Deamon's adlı dizi git gide ilginç olmaya başladı.
Leonardo Da Vinci. Hayranlık duyduğum nadir dahilerdendir. Yaşadığı yüzyıla göre inanılmaz icatlar yaptığı gibi Mona Lisa gibi halen hayranlık duyulan tablosunu da herkes bilir. 
Floransa için yaptıkları ise İtalya Şehir devletlerinin tarihinde hep anılan bir dahi...

Diziyi izlemeye başladığımdan beridir. Türkler de bu ilginç bağlantıların içinde. Matematiğin Araplar tarafından (özellikle kesirli sayıları: Kaldı ki enlem ve boylamlar açısından çok önemli: Bu da denizciliği ve keşifleri: bağlantılı olarak ta Piri Reis'ten Barbaros Hayrettin'e kadar geniş bir yelpazeyi gösteriyor) geliştirildiği ve bu yıllara kadar nasıl farklı farklı kanallardan geldiğini gösteriyor dizi...
Yüzyıllar öncesinin kardeşlik bağı ve bilgelik kitabı olan "Book of Leaves" Yapraklar Kitabı sanırım bilgeliği ve kişinin kendini bulması amacında olan bilgeliği anlatıyor...

Fark ettiğim tesadüflerden bir tanesi de...
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir......." deyişindeki derinlik ile yeni öğrendiğim:
"Kemal-i Mutlak, Cemal-i Mutlağa aşıkmış". Basit anlatımı ile Allah kendini görmek ve göstermek için kainatı yaratmış... Biraz araştırdığımda (google abi ye sordum) Tasavvufta önemli bir yeri varmış. Risale-i Nur da da sıklıkla bahsedildiğini gördüm...
Kelime anlamına bakarsak;
Kemal i Mutlak : Tek mükemmellik
Olduğunu görmekteyiz.
İlk tasavvuf düşünce ve bilgilerini (kulakları çınlasın) edebiyat öğretmenim Ahmet Hocam'dan öğrenmeye başlamıştım. Adam gibi adamdır Ahmet hocam. Türk olmakla öğünen ve Türk düşüncesini yayan dile hakim iyi bir edebiyatçıydı hocam. 
Tasavvuf düşüncesinde olanlara Mutasavvuf denildiğini Ahmet öğretmenimden öğrenmiştim. İlk Türk Mutasavvıf ın Ahmet Yesevi olduğunu görmekteyiz. 
Horasan Erenleri'nin Anadolu'ya gelmesi ile Anadolu Erenleri'nin yetiştiklerini görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da Mevlevilikten, Bektaşiliğe kadar uzanan geniş bir yelpazede bakmak gerek...
Anadolu Erenleri ve Tekke Edebiyatı denildiğinde akla ilk gelen Yunus Emre dir.
Bu sene ailece Afyon'a yaptığımız kısa gezi de Yunus Emre ve Tapduk Emre'nin türbelerini de ziyaret ettik...
Dedim ya, tesadüfleri yaşıyorum. Aklıma başka bir konu geliyor. Rahmetli Steve JOBS'un bir üniversite mezuniyet konuşmasında da dediği gibi, noktaları ileri doğru değil, geri doğru birleştirebilirsiniz. Bu da sizin geçtiğiniz noktaların birleştirilmesi ile olur. Yani bunun için ardımıza bıraktıklarımızdan da feyz almamız gerekiyor...
Şimdi anlıyorum Bilgi, öğrenmeyi ve öğrenme de sorgulamayı gerektirmekte... Bağnazca, körü körüne, bilmeden, öğrenmeden saplanmak yerine öğrenmeyi öğrenmenin peşinde olmamız gerektiğini yeni anladım. Oldu yaş 41 :)

Gelelim Kemal-i Mutlak Cemal-i Mutlak a aşıkmış... Allah, kendini görmek için kainatı yaratmıştır... Ne kadar derin ve ne kadar güzel bir söz.

Hani Allah'ın 99 ismi vardır ya. Aslında baktığınızda bunlar birer sıfattırlar ve bu sıfatlardan biri, birkaçı veya daha fazlası insanlarda vardır... Bu sıfatların 99 u da Allah'ta olduğu için bizler o mertebede değilizdir. 
İşte tasavvuf ta nasıl ki insan kendini görmek için aynaya bakarsa, Allah ta kendini görmek için kainatı ve insanı yarattı der. Bundan dolayıdır ki insan Allah'ın bir, birkaç tane parçasını taşır... 
Allah'ın 99 isminden bazılarını hatırlayın...
Rahman, Rahim, Adil, Alim, Azim, Aziz, Cabbar, Celil, Fettah, Hakim, Halim, Kadir, Kerim.....   diye liste uzar gider. Fark etti iseniz bunları aslında isim olarak çevremizdeki kişilerde de görmekteyiz...
Tasaffuv, insanların Allah'ın bir parçasını taşıdığına inanır...

Bu tasavvuf düşüncesi Avrupa'nın karanlık dönemlerinde Anadolu'da olduğu için aslında Avrupa'dan daha medeni olarak yaşamışız. Ne zaman ki bilim ve yeniliği geri çevirmeye başlamışız, işte o zaman Avrupa dediğimiz eski kıta bizi geçmiş, hatta matematik ve bilim gibi konuları bizlerden aldığını bile gizleyip kendilerine maletmişler... Kısacası aslında bizim elimizdeki değerleri koruyup yaymadığımız ve daha da geliştirmediğimiz için duraklama dönemi aslında Osmanlı İmparatorluğu'nun sonu olmuş ve küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuş... 

Aslında şimdi şimdi daha net görmeye başladım Atatürk'ün artık eski etkisi kalmayan Tekke ve Zaviyeleri neden kapattığını.

Okumanız, 
öğrenmeniz, sorgulamanız, 
yargılamanız için değil: nedenini öğrenmeniz için "NEDEN" demeniz dileklerimle...

Armut piş:
http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=73736
http://tr.wikipedia.org/wiki/Allah'%C4%B1n_99_ismi