03 Şubat, 2016

Garip Yorumlar/Sorular...

Geçtiğimiz gün anneannemi kaybettikten sonra insan daha farklı düşünmeye başlıyor.
*Üzgünlük bir yere kadar. Sonrasında dünya dönüyor.
*Hayat durmuyor kaldığı yerden devam.
*Çoluk var çocuk var onların geleceğini düşünmek lazım.
*O da seni çok severdi.
*Yaşı varmıydı?
-vardı,
*88 ooooo  yaşlıymış..
-eeeee??? nolcak? ölmedi normal mi?

Yukarıdaki soruları duymaktan sıkıldım.

Tamam insan -çok- sevdiği birini kaybedince üzülüyor, zaman herşeyin ilacı 2-3 gün sonra bazı üzgünlükler hafiflemeye başlıyor da.
Hiç üzülmemek gibi bir telkinde bulunmak, boş vermek, "yaşı da varmııııış normal...."
gibi bir tavır takınmak, karşındaki insana saygısızlık olmuyor mu?

Ateş düştüğü yeri yakarmış.

Bu güne kadar bir kaybı olan arkadaş, dost ve akrabaların yanında olmaya çalıştım.
O kayıp günlerinde insan sağlıklı düşünemediği gibi normal yapması gerekenleri de o ruh hali ile yapamaz. Dostların işi ne?  Dostların yaptıkları çok ta... diğerlerinin ne olmadığını öğrendim.

+ Sadece Facebook'tan  2 satır taziyede bulunmak. (sosyal olacağız ya)
+ İlgisiz ve normalmiş bir gibi bir tavır takınıp karşındakini örselemek.
+ Gereksiz bir ilgi alaka gösteriyormuş gibi yapıp aslında hiç bir şey yapmayacağını -hissettirmek-.
+ Nasıl öldü diye sorup, karşındaki anlatırken, konuyu değiştirip başka bir şey sormak.
+ Aradım da telefonun meşguldü, bak istersen cevapsız numaralara gibi laflarla topu taca atmak.
+ Bu liste uzaaar gider.

Bu yazıda kimseye özellikle atılan bir taş yoktur.
Benim öğrendiklerimi kapsar.

Zaten + ile yazılanları yapıyorsanız, yapsanız daa oluuuurrr yapmasanızda...  ;)

02 Şubat, 2016

Ateş Düştüğü Yeri Yakar…

Doğdunuz zamanda kesin olan bir şey vardır;
O da ölüm…
Ölümler karşısında genelde metanetli olduğumu zanneder, doğal bir sürecin parçası olduğunu düşünürüm…
Ta ki anneannemi kaybedene kadar.
30 Ocak 2016 saat 11:30’a kadar aslında kendimi bu düşünceye de hazırlamış gibiydim.
Annem her ne kadar bilgi verse de, “hazırlıklı ol” cümlesini söylemeye başlamıştı.
Dayım ile konuştuğumda; “pek iyi değil” lafı ile yine kendime -kabullenme zamanı- da yaratmıştım…
Cumartesi dayım aradığında “Annemi kaybettik” lafını anladım bir tek. Gerisi “geliyorum” oldu o kadar…
O zamandan beridir boğazımda bir yumru var; bugün toprağa indirine kadar kabullenilmesi zor oluyormuş. O yumrunun yarısı gitti yarısı halen duruyor.
Başta da dediğim gibi, doğduğun anda gerçek olan tek bir kesinlik var. Diğerleri ise senin elinde olan, şans ve diğer faktörlerin de içinde olduğu bir süreç.
Bu süreci mutlu mu, mutsuz mu, iyi veya kötü geçirmek yine insanın kendi elinde…
Hani sözün bittiği yer denilen yer var ya. O zamanda başkalarına baş sağlığı dilerken hep yaşardım. Halen bile yaşıyorum.
Bunda annemden çok anneannem tarafından bakılmam çok büyük etken.
40 günlükten beridir (1973’te doğum izni 40 günmüş) anneannem tarafından bakılmış olmak bir torun için sanırım en önemli etkenlerden biri.
Garip bir ikilem. 1 şubatta kızımın yaş günü.
Genelde tüm toplumlarda doğum, düğün ve cenaze bir farklı süreçtir…
Kutlanması ve üzülmesi de toplumdan topluma göre değiştiği gibi kişiden kişiye göre de değiştiğini anladım…
Helallik alınması için eve geldiğinde ve sorulduğunda, annemin lafı halen kulaklarımda…
Onun bizde hakkı çok…
Kolay değil…
Yakının kaybı hiç kolay değil.
Evladını, eşini, anne-babasını kaybedenlere baktığımda gördüğüm, özellikle de gözlerinde gördüğüm o acı ifadesi tarif edilmezdi. Benim gözlerimde nasıl kim bilir?
Bu tür yazılar aslında insanın için dökmesi gibi bir anlamda terapi ve geleceğe bir gönderi… Yıllar geçtikten sonra okuduğunda o anki halini anımsaması için de bir zaman kapsülü gibi.
31 Ocak akşamı başladığım bu yazıyı 2 şubatta anca bitirebildim.
Hani derler ya: Allah sizlere sağlık ve ömür versin.

Duanızı esirgemeyin.

30 Ocak, 2016

Anneanne...

Bugün Anneannemi kaybettik...
Saat 10 gibi meleklerle birlikte sonsuzluğa yolculuğa çıktı,
Sanırım dedemin yanına gitti...
Onca yıl zorluklara beraberce dayanmışlar,
İl il ilçe ilçe gezmişler,
Bu süreçte iki tane altın gibi evlat yetiştirmişler...
Tam emekli olup rahatlığa kavuşacakken dedemi kaybetmişler...
Yılmamışlar, Ana-Kız, dedemin aldığı arsayı ve yapılan evi ortaya çıkarmışlar.
Yer tahtalarını bile kendileri çakmışlar...

Birkaç yıl sonrada annem evlenmiş.
Ben doğduktan sonra da anneannemin tabiri ile 40 günlükten beridir bana bakan, besleyip büyüten,
hayatımda tanıdığım en sert canlı, aklına koyduğunu yapan, destekleyen, bir şeyler yapmak istediğimde beni motive eden.
Annemin boşanmasından sonrada ailemizi ayakta tutan,
Üniversiteyi bitirene kadar okumam için maddiyat ve maneviyat konusunda hep arkamda duran.
Dayımın kızlarının da okumaması için aynı özveri ve çabaları daha gençliğinde yaptığı çalışmalar ve yatırımlarla bizleri ortaya çıkaran anneannemi kaybettik.

Tabi ki ateş düştüğü yeri yakıyor.

Dayım bu gün 12 ye gelirken aradığında yüreğim ağzıma geldi.
Konuşamadık ta zeten...
Annemi kaybettik dedi... Ağzımdan; "geliyorum" kelimesi zar zor çıktı mı yoksa düşündüm mü halen bilmiyorum...

10 günlük zorlu bir süreçte ne yazık ki ilk defa yenik düştü sanırım...
Tek umudum gideceği yerin daha da güzel bir yer olacağı ve eşine kavuşacağı.

Yapacağı bu sonsuz yolculukta Allah mekanına kabul etsin.
Işıklar içinde uyusun. Sonsuza kadar dedemle birlikte sohbetlerini kesmeden ebedi hayatlarında yaşasınlar...

Sizler sağ olun...

30/01/2016

18 Ocak, 2016

18 Ocak 2016... saat: 10:24
Bugün içimde ayrı bir sıkıntı var.
Dünden beridir anneannem hastanede yoğun bakımda...
1929 doğumlu.
Hayatta tanıdığım en güçlü kadınlardan biri.

Çocukluğumun kadını.
Bana bakan,
Büyüten,
40 günlükten beridir benimle ilgilenmiş en önemli insan...
Çocukken ağladığımda beni yatıştıran,
Karnım acıktığında doyuran,
Düştüğümde dizim kolum kanadığında bakıp "Yok bişey yürü git oynamaya" deyip acısada acımamayı öğreten kişi.
Umarım iyi olursun,
Umarım yine konuşur, yürür, öğütler verirsin,
Umarım bizlerle birlikte olursun...
Umarım yine de hayırlısı olur...

Umarım...

06 Aralık, 2015

Nerede Ne Zaman ne diyeceğini bilmek...

Bu akşam bir güzel sinirlerim zıpladı.
Şu an çok önemli değil neden zıpladığı...

Lakin yaklaşım farkının ne olduğunun bilinmemesi,
Verilen cevapların tartılmadan verilmesi,
İnsanın bir konu hakkında neden inat ettiğini bilmeden bilgisizce inat etmesi
ve benzer nedenlerle olanlar uzaaar gider...

Benim öğrendiğim ise başka.
Ne zaman benzer durumlarda olsam karşıma bazı sözler çıkar.
Ya biri söyler,
Ya bir yerden okurum,
Çıkar da çıkar... Önemli olanın bunları görmek olduğunu, sonrada anlamak olduğunu anladım.
Bakmak ile görmek arasında dağlar kadar fark var.

Günün kazanımı:

29 Kasım, 2015

İhtiyaçlar İcatların Anasıdır...

İhtiyaçlar icatların anasıdır...

Önce aşağıdaki hikayeyi okuyun...


Okulda öğretmen, lise birinci sınıf öğrencilerine bir kompozisyon ödevi vermişti. Okulda öğretmen, lise birinci sınıf öğrencilerine bir kompozisyon ödevi vermişti. Konu şu idi: "Büyüdüğünüz zaman ne olmak istiyorsunuz?" Onbeş yaşındaki Monty, büyüdüğünde bir at çiftliği sahibi olmayı düşlüyordu. 


Ödevine bu düşünü sadece yazmakla yetinmedi, çiftlikte yapılması gereken binaların çizimlerini de ekledi. At çiftliği kesinlikle 300 dönüm olacaktı. Monty, ahırların yanısıra bir de, çiftliğinin orta yerinde yapmayı düşlediği bin metrekarelik kocaman bir evin planını da çizdi. Öğretmen, kompozisyon ödevlerini bir hafta sonra dağıtınca Monty’nin yüzü asıldı. Çünkü kağıdın tepesinde kocaman bir sıfır vardı. Bu yetmiyormuş gibi, öğretmen, sıfırın yanına bir de şu notu eklemişti: "Dersten sonra öğretmenler odasına gel. Seninle görüşmek istiyorum." Monty, öğretmenin söyleyeceklerini beklemeden, kendi merakını gidermek istedi. Ve öğretmenine, niçin sıfır verdiğini sordu. Öğretmen de onunla bu konuda görüşmek istiyordu: "Çünkü sen, büyüdüğün zaman ne olmak istediğini yazmak yerine, saçma sapan düşler yazmışsın." dedi. "Çocuksu düşlerini nasıl gerçekleştirebileceğini hiç düşünmedin mi? Bir at çiftliği kurmanın kaça mal olacağını hiç aklına getirmedin mi? Çok fakir bir ailenin çocuğu olduğunu bilmiyor musun?" Öğretmen bunları söyledikten sonra Monty’ye bir hak daha tanıdı: "Haydi şimdi eve git ve aynı konuda yeni bir kompozisyon yaz." dedi. "Yine öyle saçma sapan düşlere dalma da sana sıfır yerine doğru dürüst bir not vereyim." Monty evde, babasından yardım istedi. "Kusura bakma, sana yardım edemem, yavrum." dedi babası. "Bu öyle bir konu ki, tümüyle seni ve senin geleceğini ilgilendiriyor. Kararını sen kendin vermelisin..." Monty kararını o gece verdi. Yeni bir ödev yazmadı, ertesi gün öğretmene aynı ödev kağıdını getirdi. "Bana verdiğiniz sıfırı not defterinize rahatlıkla geçirebilirsiniz, öğretmenim." dedi. "Ben notumun değişmesi uğruna düşümü, idealimi değiştirmeyeceğim..."
...Monty, karşısındaki topluluğa yaptığı konuşmasını şöyle sürdürdü: "Size bu anımı neden anlattığımı da söyleyeyim" dedi. "Çünkü şu anda tümünüz, benim 300 dönümlük at çiftliğimin orta yerindeki bin metrekarelik evimde bulunuyorsunuz. Şimdi başınızı lütfen şöminenin üstünde duran şu çerçeveye çevirin ve çerçevenin içine bakın. Sıfır not aldığım kompozisyon ödevimi göreceksiniz orada." Monty bunları söyledikten sonra, o akşamki konuklarına bir de öğüt verdi: "Hiç kimseye, düşlerinizi küçümseme fırsatı tanımayın. Kim ne derse desin, siz sadece yüreğinizin sesine kulak verin." dedi...
Bu akşam, kayın pederim, tuvaletteki kaloriferin üzerinde duran tuvalet kağıdını istedi.
Bizim evde genelde üst raflardaki eşyayı almak için beni çağırırlar... :) 

Aklıma; tuvalet kağıtlarını dizmek fikri oluştu ve sifonun üzerindeki boş alanı değerlendirmek geldi. 
15 dakikada birşeyler ürettim ve astım... 
18 kağıdı asabileceğimiz ve kolaylıkla alacağımız bir düzenek oldu...

Asıl sıkıntı sonrasında başladı.
Eşim Seçil hiç beğenmedi. "Ne o öyle" ile başlayan yorumlar sonrasında, yaptığıma da yapacağıma da pişman bir şekilde yukarıda okuduğunuz hikaye aklıma geldi...
Yıllar önce okumuştum.

Gerçekten de hayatımızda yaptıklarımızı gerekli/gereksiz eleştiren, yaratıcılığınızı öldüren, takdir edilmeyen durumlar vardır.

Asıl önemlisi bunlara nasıl tepki verdiğinizdir.
Kabul edip sıradanlaşıyor musunuz? Yoksa yaptıklarınızın arkasında durup sonuna kadar gidiyor musunuz? Bu önemli...

Yaratıcılığınızı kaybetmeyin... Yüreğinizin sesine kulak verin...

23 Nisan, 2015

Farklı olmalı baba, Farkında olmalı...

Akşam eve gelince seni karşılayan eşin ve kızınla zaman geçirmeli. 
Üstünü çıkarmadan heyecanla anlatılanları dinlemeli.
Daha elini yüzünü yıkamadan elinden tutulup, "hadi oynayalım baba" dendiğinde  burun kıvırmamalı.
Bugün çok çalıştım yorgunum dememeli.
Hemen sormalı eşine neler yaptın neler ettin demeli.
Evladıyla zamanın kıymetini bilmeli.
Yemek sonrası sofra toplanırken 3lü koltukta şekerleme yapmalı, azıcık ta sızmalı. :)
Çocuk gelip şunu yapalım tv izleyelim dediğinde gözlerinin içine bakıp, "hadi..." demeli.
Çocuk filmlerini bile ilgi ile izlemeli. Sormalı; "Bu kim? Ne yapıyor?"
   Azar da işitmeli "ama baba sende hiçbirini bilmiyorsun" dendiğinde cevap vermemeli. 
   Susmalı, hınzır bir çocukluk gibi başını yana çevirip sevgi ile bakmalı.
Tv izlerken mısır patlatmalı, onlarla birlikte yemeli.
Alışveriş merkezinde 1. dükkandan sonra ben "sıkıldım" siz gezin ben kahve içeyim demeli. 2., çok çok zorlarsa 3. dükkana -belki- sabretmeli. 
En fazla zamanı da oyuncakçı ve kitapçıda geçirmeli eşinin ve evladının arkasından...
Uyutmalı, hadi artık yatma zamanı demeli, yatınca bir ara gidip, yanaklardan öpmeli, Hadi uyuyalım artık, yarın uyanamayacaksın demeli.
Kızmak yerine, anlatmalı. Karın kızdığında da; "bir dakika, neden kızıyorsun, anlatsana" demeli.
Oyuncak alırken, seçmesine izin vermeli, sadece limit koymalı. "sadece 1 tane veya şundan 2 tane, veya 30 TL"
Ses yükselmemeli, şöyle bir "baktı" mı da anlaşılmalı... Sözsüz iletişimin piri olmalı.

Bak o zaman mutlu oluyor musun? Olmuyor musun? 
Denemesi BEDAVA

:)))  Ben mi? Hepsini yaptım, yapıyorum, yaradan izin verirse.........., :) ;) 
anladınız siz onu...